Bir referandumla kabul edilmesinin üzerinden 39 yıl geçen elimizdeki Anayasa’da şu ana kadar gerçekleşen değişimler neticesinde ilk metninden epeyce uzaklaşmış durumda. Anayasayı topluma olağanüstü şartlarda kabul ettiren 12 Eylül darbesinin 30. Yıldönümünde bu sefer olabildiğince demokratik şartlarda referanduma götürülen 26 maddelik köklü değişiklik bir çok şeyi değiştirse de neticede darbe anayasasında bir yama gibi durmuş oldu.

Oysa bu 26 madde arasında darbeyi yapanların kendilerini dokunulmaz kılmak üzere koydukları 15. yargılanamazlık maddesinin kaldırılması bile vardı. Bu sayede darbeci Kenan Evren ve o günlerde sağ olan Tahsin Şahinkaya yargılanıp mahkum bile oldu. 2017 Nisan’ında referanduma götürülen değişiklikle Türkiye’de sistemin yapısı değişmiş oldu. Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçilmiş oldu. Ancak bu değişiklik bile, ne kadar esaslı da olsa aynı metin üzerinde bir redaksiyon olarak kaldı neticede. Aslında tamamı değişmiş olsa bile bugün Türkiye’nin geldiği nokta, darbecilerin bir topluma zorla imzalattıkları bir sözleşme gibi duran bir anayasa metninden kurtulup yerine gerçekten özgür vatandaşların, özgür iradeleriyle katılıp birlikte hazırlayacakları bir anayasa talebidir. Onun için önümüzde açılan yeni anayasa yolu aslında tam da anayasanın ruhuna ve tanımına uygun olarak bir toplumsal sözleşme sürecidir. Bu süreç için bugün sosyolojik olarak yeterince güçlü, özgür, tartışabilen bir vatandaş profili oluşmuş durumdadır.

Tam da bu vatandaş profilinden bahsetmişken, Türkiye’de anayasa yapım tarihinin başlangıcına gitmekte ve bu esnada yapılan bazı tartışmalara, özellikle son Osmanlı Sadrazamlarından Prens Sait Halim Paşa’nın bazı katkılarından ve eleştirilerinden bahsetmekte fayda var.

Sait Halim Paşa’nın anayasa süreciyle ilgili anlattıklarının ilk dikkat çektiği ve uyardığı şey, anayasanın tanımından uzak olarak meşruiyetini toplumsal sözleşme boyutundan aldığı halde toplumun fiilen bu işten uzak olmasıydı. Toplumun bu işten uzak olması ise, Paşa’ya göre her şeyden önce toplumun bir anayasa fikrine henüz çok uzak olması ve aslında anayasa talebinin toplumdan değil, bazı seçkinlerden geliyor olmasıydı. Böylece aslında bugün anayasada mustarip olduğumuz boyutun anayasa tarihimizin de en önemli meselesi olduğunu görebiliyoruz.

Aslında 1876’da kabul edilen Kanun-u Esasi de Sultan Abdülaziz’in bir darbe neticesinde tahttan indirildiği ve intihar süsü verilen bir şekilde katledildiği bir ortamda gündeme gelmiştir. Onun yerine tahta çıkarılan II. Abdülhamid’den istenen şey anayasayı ilan etmesiydi. O da kısa bir süreliğine de olsa Anayasayı ilan etti, ama iki yıl sonra onu II. Meşrutiyet’in ilan edileceği 1908’e kadar askıya aldı.

Said Halim Paşa, bu anayasayı, o zamanki bakanlar ve bir kısım ileri gelen memurların

mutlakiyet idaresinin en şiddetli bir zamanında ve sükûn içinde kendi başlarına, kendi aralarında gizlice anlaşarak hazırlamış olduklarına dikkat çeker. Bu memurlar tabakası arasında revaçta olan talebe göre bununla hükümdarın istibdadını azaltmış, onun hüküm ve nüfuzuna karşı dengeyi sağlayacak bir kuvvet meydana getirmiş olacaklardı. Çünkü devletin mukadderatının şahsi ve keyfi bir idare elinde bulunması, memleketin ilerlemesine olan başlıca sebep sayılıyordu. Görünürde hükümdarın istibdadına karşı milletin iradesi ön plana çıkarılıyordu ki anayasa tanımı gereği böyle bir yeni güç dengesi öne sürüyordu. Tam da bu yeni güç dengesi önerisinin kendiliğinden ciddi bir meşruiyeti, haklılığı ve geçerliliği oluşmuştu.

Ancak Said Halim Paşa’ya göre bu geçerli durumdan yola çıkan anayasa girişiminin asıl amacı gerçekten de böyle bir amacı gerçekleştirmekten çok uzaktı. Çünkü padişahın mevzubahis olan istibdadı millet için değil Anayasayı öne süren memur tabakası için bir sorun oluşturuyordu. Milletin böyle bir talebinin olduğuna dair ciddi bir emare sözkonusu olmadığı gibi, eğitim seviyesi düşük, aşiretler, kabileler şeklinde örgütlenmiş olan milletin böyle bir anayasanın kendisine sağlayacağı haklar, hürriyetler veya imkanları kullanma konusunda bir bilgisi ve mahareti de olmayacağı çok açıktı. Memurin tabakası ise aslında umutların tam da milletin bu acziyetine bağlamış oluyorlardı, çünkü milletin acizliğinden kullanamayacağı haklarını kullanma yetkisini kendilerine devredeceklerine dair bir beklentileri vardı.

Paşa’ya göre anayasayı yapanlar bunun çok iyi farkındaydılar ve aslında baştan itibaren yeni anayasayla kendi vesayetlerine geniş ve kullanışlı bir alan açmaktan başka bir şey ummuyorlardı. Onlar anayasa sürecine öncülük etmek suretiyle zaten sahip oldukları ve asla feragat etmedikleri “devletin temsilcisi” sıfatına, bir de “hukukun ve milletin koruyucusu” sıfatını eklemek suretiyle hükümdara karşı milleti kendilerine alet etmiş oldular.

Anayasa böylece aslında çok daha farklı bir kesimin, Osmanlı bürokrasisinin istibdadını pekiştiren bir etki yapmış olacaktı.

Said Halim Paşa, Osmanlı toplumunun bu ilk anayasa tecrübesinin nasıl iddia edilenin tam tersi etkiler yapabildiğini çok güçlü sosyolojik gözlemler ve tespitlerle göstermeye çalışıyor. İlk tespit olarak, anayasanın milletin talebi değil, milletin isteğiymiş gibi kendini meşrulaştırdığı halde milletin üzerinde daha güçlü bir istibdat kurma arzusunun bir sonucu olduğuydu.

Her türlü anayasa yapım sürecinde dikkat edilesi diğer tespitlerini de aktarmaya bir sonraki yazıda devam edelim.