Türkiye’de üniversitelere rektörlerin seçimi konusunda hala ulaşılmış iyi bir yöntemin olmadığı çok açık. Ancak buraya nereden geldiğimiz de malum. Açık konuşalım, rektörün belirlenmesinde “seçim” talep etmek tek başına hiçbir şey talep etmek anlamına gelmiyor. Neticede dostlar alışverişte görsün kabilinden yapılan seçimlerin üniversiteleri ne hale getirdiğine dair tonlarca örneklerle dolu bir tecrübemiz var.

Seçimlere kimin katıldığı da hem çok önemli hem o konuda da ideal bir model yok. Bütün öğretim üyelerinin katıldığı seçimlerin sonucunda geriye sadece kullandığı oyun hiçbir işe yaramadığı yüzüne vurulan, bu yolla aslında çok daha fazla aşağılanmış öğretim üyesi profili kalıyordu. Önce YÖK sonra Cumhurbaşkanı yine istediğine karar veriyordu.

Ayrıca bugün Boğaziçi’nde seçilmiş rektör için ortalığı ayağa kaldıranlar ne zaman kendi seçilmiş rektörlerine sahip oldular ki? Onların rektörlerinin seçimi meğer başka yollarla oluyormuş, ama hiçbir zaman ne öğrencilerin ne de öğretim üyelerinin kıymeti harbiyesi hiç olmamış. Sadece rektörlerini Cumhurbaşkanı değil de başka vesayet odakları seçip atıyormuş. Son gelişmelerden bunu da okuyamıyor, anlayamıyorsak, ne siyasi analiz kasalım, ne sosyoloji ne de demokratik hak talebinde bulunalım.

Eskiden beri tanıdığım, çok da saygı duyduğum bir Boğaziçi mezunu akademisyen Boğaziçi Üniversitesi’ne Cumhurbaşkanı’nın rektör atamasına karşı çok fazla içerlemiş, bu konuda şiddetle muhalif safında. Konuyla ilgili yazdıklarım dolayısıyla, ısrarla neden rektörün tezinin YÖKSİS’te incelemeye açık olmadığını da yazmadığımı soruyor. Ben de çok açıkça ifade ediyorum. Konu bu mu? Benim yaptığım, hatta bu konuda sergilenen en önemli tavır mevcut rektörün savunulması mıdır? Bir defa Prof. Melih Bulu’nun tezi başta değil, bu konudaki protestolar iyice ilerledikten sonra gündeme gelmeye başladı. Yeri gelir o da tartışılır, tartışılmaz değil, varsa gerçek bir sorun kimsenin savunması sözkonusu olmaz. Ama şimdi konu bu değil ki. Haddi zatında konu rektör de değil. Rektör sadece bahane.

Boğaziçi’ne rektörü eskiden üniversitenin ne öğrencisi ne de öğretim üyesi atıyordu. Ortalıkta gezinen bir efsaneye göre öğretim üyeleri kendi aralarında birine karar kılıyorlarmış da o isim de YÖK’e bildiriliyormuş da, YÖK de Cumhurbaşkanı da genellikle buna itiraz etmiyormuş, onu atıyormuş, böylece üniversite kendi özgünlüğünü ve özerkliğini koruyormuş.

Bu nasıl bir efsanedir? Şecaat arzederken, meziyet zannederken, sirkatini itiraf etmek bu değilse nedir? Türkiye’nin içinde bambaşka bir sistem, Türkiye’den bağımsız bambaşka bir ayrıcalıklı uygulama resmedilmiyor mu bu efsanede?

Bu uygulamayı ayrıcalıklı kılanın ne olduğunu, bu kurumun ayrıcalığını nereye dayandırdığını geçtiğimiz günlerde ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price çok daha açık bir biçimde itiraf etti: “Boğaziçi Üniversitesi’ne yeni rektör atanmasına karşı gerçekleşen barışçıl protestoları yakından izliyoruz” diyen Price , “Öğrencilerin ve diğer protestocuların gözaltına alınmasından endişe duyuyoruz ve gösteriler etrafındaki anti-LGBTQI söylemini güçlü bir şekilde kınıyoruz” demeyi de ihmal etmedi.

Kendi ülkesinde, kendi halkıyla neredeyse iç savaşın eşiğinden dönmüş veya her an o tehdit altındaki ABD’nin hemen nükseden Boğaziçi hassasiyeti nereden ileri geliyor? Kahire Üniversitesi öğrencilerinden yüzlercesi güpegündüz polisin sniper ateşiyle can verirken bir açıklamasını duymadığımız ABD sözcüsünün işi gücü bırakıp Boğaziçi Üniversitesi’nin rektör seçimi sonuçlarıyla bu kadar ilgilenmesinden de bir anlam çıkarmayalım mı?

Meğer Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör seçme yetkisi şimdiye kadar ne Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nda ne üniversite öğretim üyeleri veya öğrencilerinde imiş. Yetki ABD’nin ilgili kurumlarında imiş. Sanki bunu teyit eder gibi ODA TV’den Cumhuriyet ve Sözcü portalları Cumhurbaşkanının bu işlemde ısrar ederse ABD’nin Boğaziçi Üniversitesi’ne el koyabileceğini tek bir ağızdan ve sanki tehdit eder gibi dillendirmeye başladılar. Bu saatten sonra Boğaziçi’ne rektör atamanın sadece üniversitenin özgürlüğüyle, özerkliğiyle ilgili olduğunu kimse iddia edemez. Konu artık Türkiye’nin kişiliği ve bağımsızlığı meselesi haline gelmiştir ve elbette her zaman olduğu gibi Cumhurbaşkanı bu konuda da ne kadar öngörülü olduğunu ortaya koymuştur. Çomağı hangi tekerin neresine sokacağını çok iyi görmüş belli ki.

Mesele sadece rektör meselesi değil elbet.

Ama bunu keşke İslam adına “iktidara muhalefet” (Gezi’de anti-kapitalist Müslümanlık) cazibesine kapılıp gözlerini tam da küresel iktidarın ve finans kapitalistlerin cephesinde açanlar da görse.

Erdoğan’ın iktidarı temsil ediyor olması dolayısıyla bu iktidarı taşlayanlar kavganın aslında küresel olduğunu ve küresel iktidara karşı dünyadaki tek gerçek muhalifin Erdoğan olduğunu da görmüyorlar ya. Bir bakmışlar bir taraflarında ABD, bir taraflarında finans kapitalistleri, önlerinde yine onların uşağı olan HDPKK, arkalarında kendi başörtülerine, değerlerine hiçbir zaman zerre saygısı olmamış CHP ve onlara her düzeyde alkış tutan, sufle veren FETÖ trolleri var.

Evladı hasbelkader bu protesto saflarında yer aldığı için üzülüp duran bir İslamcı baba dönüp ağlamaklı bir şekilde ikna etmeye çalışıyor evladını: “tamam evlat, aramızda bir kuşak farkı, anlayış, görgü, tecrübe fakı var, bazı şeyleri bizden farklı görüyor olabilirsiniz, ama ABD’nin bu işe bu şekildeki dahli de mi sizi uyandırmıyor?”

Genç Müslüman kardeşim, sana türlü türlü dillerle geldiler, geliyorlar, gelecekler. Sen gözünü ufka diktin mi, küreden baktın mı, oradan müstebit, emperyalist, sömürgeci iktidar kimmiş, ona gerçek muhalif kimmiş gördün mü?