Hemen söyleyeyim de okuyacaklar yanlış bir algıya kapılmasın. Başlığın hiçbir cinsiyet iması yok. Malum bugünlerde Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşananlar dolayısıyla neredeyse üniversitenin LGBT’yi şart koştuğunu düşünecek seviyeye gelmiş olanlar var. Üniversite özerkliği, bilimsel-akademik özgürlük, hatta düşünce özgürlüğü neredeyse LGBT-İ’yi tanımadan, hatta yaşamadan gerçekleşmeyecek bir şey olarak sunuluyor. Sunulmak ne kelime, empoze edilmeye çalışılıyor.

Neden birbirinden ayrıştırılmıyor? Akademik özgürlük neden Boğaziçi özelinde LGBT-İ ambalajına sarılıyor? Boğaziçi Üniversitesi’nde akademik hayat nasıl bir format almış ki, Türkiye’nin ortalamasının çok ötesinde, çok farklı bir cinsiyet kültürü ve yaşamı üretecek hale gelmiş durumda?

Dediğim gibi, başlığın aslında bu konuyla ilgisi yok. Meşhur Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nun akademik çevreleri çalışma konusu haline getirdiği meşhur kitabının ismidir Homo Academicus.

Üniversite mensuplarının mesleki meşguliyetleri itibariyle, bu mesleğin kendilerine sağladığı bakış açısı ve kişilikle kendilerine özgü bir topluluk tipi oluşturduklarında kuşku yoktur. Doğası gereği hayatın her alanını araştırma nesnesi haline getiren, kendine bilme konusu yapan bu topluluğun kendisi bilimin konusu olursa ne olur? Bilimsel bilgi ve pratiğin en yüksek düzeyde üretilmesi beklenen bu kurumlarda nasıl bir kişilik tipi oluştuğu konusunda yeri geldiğinde çok ilginç olaylar yaşıyoruz.

Bundan tam on yıl önce kaybettiğimiz ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nden hocam Hasan Ünal Nalbantoğlu’nun bir yazısının başlığı mesela “Dalgın Thales, Uyanık Üniversite AŞ” başlığı taşıyordu. Bununla bir yandan gökteki cisimlere olan ilgisi dolayısıyla sürekli yukarıya bakmaya alışmış olan Yunan filozoflarından Thales’in önündeki çukuru fark edemediği için yuvarlanıp trajik ölümüne yol açan olaya dikkat çekiyordu. Tabii burada kalmıyordu Nalbantoğlu. Sözümona hakikat arayışı adına “gözleri sürekli yukarılarda gezinirken” toplumun gerçeklerinden kopuşu temsil eden Thales’e karşılık üniversitenin giderek şirketleşmesi ve akademisyenlerin sanayi-teknolojik üretimin yüksek ücretlere, kazançlara göz dikmiş birer şirket elemanına dönüşmesini başka bir aşırılık olarak gösteriyordu.

Arası yok mu, bu iki aşırı uca mı mahkumdur akademi? Ya o ya öteki seçeneklerine neden mahdut kalsın ki?

Her şeyi nesneleştiren bilginin, her şeyi bildiğini zanneden ve bu bilginin kendisine sağladığı kibirle giderek her şeye cahil kalan akademi çelişkisi aslında Bourdieou’nun çalışmasının özetidir. Tarihçiler genellikle her şeyin tarihini yaparlar da “tarihin tarihini” veya “tarihçilerin tarihini” yapmaya yanaşmazlar deyişi vardır. Akademisyenler de kendileri nesneleştirmeyi severler de nesneleşmeye hiç de hazır değillerdir. Öyle ya, Şair İsmet Özel değil miydi “söyleyin” diyen? “Söyleyin, aynada iskeletini görmeye kadar varan kaç kaç kişi var şunun şurasında?”

Bourdieu akademisyenlere tuttuğu aynada iskeletlerini gösteriyordu. Akademisyenliğin, bilim adamlığının kendiliğinden insana haklı olma imtiyazı, doğruyu temsil etme ayrıcalığı vermediğini anlatıyordu. Bilakis akademisyenlerin oluşturdukları hakikat çevreleriyle, söylem cemaatleriyle, teamüller ve alışkanlıklarla kerameti kendinden menkul ayrı bir alem kurduklarını resmediyordu. Bu alemin içinde elbette kıran kırana bir rekabet de vardır, haset de, en banal en arkaik dedikodu ortamı da. Yazdığı doktora teziyle üç yıl önce kaybettiğimiz merhum Hüsamettin Arslan da bu ortamın Türkiye örneklerini “epistemik cemaat” başlığı altında incelemişti.

Üniversite mensubunun kendini ayrıcalıklı hissetmesinin fiziksel koşulları büyük ölçüde kampüs hayatıyla sağlanıyor. Kampüs şehirden uzaktır, akademik bölümlerin kendi iç hiyerarşisine göre fakülte ve bölümlerin binaları düzenlenmiştir. Akademisyeninden öğrencisine oluşturulan yaşam pratikleri de üretmek ve hayatın rutin akışına göre değil. Neticede öğrenim için özel olarak tasarlanmıştır. Dünya görüşüne göre bu fiziksel ortam insanların eğitim hayatından arta kalanı kendi kimliğini, farklılığını, hatta ayrıcalığını daha fazla hissedebileceği tavır ve davranışların sergilendiği bir ortam olur. Normal hayatta yaşanamayacak şeyler, söylenemeyecek şeyler burada yaşanır. Kampüs bir gerçek hayat mekanı değil, geçici olarak yaşanan, ama elbette insanın kişiliğinin, sonraki bütün beşeri temayüllerinin ekilebileceği heterotopik bir mekan haline gelir.

Kampüslere giriş çıkışlar güvenlik tedbirleriyle ve seremonik geçişlerle mümkündür. Bildiğim kadarıyla bu kadar fildişi kuleye çekilmenin yaratabileceği sakıncalar hesaplanarak ABD’deki üniversitelerde bu geçişler iyice belirsizleştirilmiştir. Kampüslerle şehrin geri kalan kısmı arasındaki geçişi o yüzden anlamıyorsunuz bile. O kadar içiçedir. Harvard’ı da MIT’si de böyledir. Oysa bizde kampüslerle şehrin geri kalan kısımları arasındaki sınır ülke sınırları gibidir. Bir ülkeden başka bir ülkeye geçersiniz hani, o kadar.

Tabii imtiyazlılık, hiyerarşi, her bir üniversite kampüsünün içindeki bölümler arasında da üretilir, farklı üniversiteler arasında da. Boğaziçili, ODTÜ’lü, GS’li, İTÜ’lü olmak diye bir şey vardır mesela.

Bu ayrıcalık iddialarından başka okuduğu üniversiteden hiçbir nasibi olmamış bir zatın, Türkiye’nin son yıllardaki en medar-ı iftihar bilimsel-teknolojik atılımlarına imza atmış olan Selçuk Bayraktar’a bu tartışmalara katıldı diye “önce bir Boğaziçi’yi kazanacak puanı alın da sonra konuşalım” deyişi tabii ki bu bağlamda apayrı bir değerlendirmeyi hak ediyor.

Elbette Bayraktar’ın o puandan çok daha fazlasını alabilecek durumda olması değil asıl konu. Bazı insanlara yaşadıkları akademik alemin içirip uçurduğu şeyler. İnsanlar o ortamlarda ne içiyorlar da kendilerini başkalarından bu kadar yukarıda görmeye başlıyorlar?

Aşağı bakmayla ilgili takıntılar da oradan mı geliyor? Selçuk Bayraktar çok daha iyi bir eğitime, zekaya ve kanıtlanmış başarıya sahip olduğu halde neden bu dile başvurmaya tenezzül etmiyor mesela?