ABD Başkanı Joe Biden’ın geçtiğimiz Çarşamba günü yemin ederek göreve başlamasıyla birlikte ülkesi için alışılmadık bir seçim süreci tamamlanmış oldu. Biden’ın Trump’tan en son 6 Ocak’ta seçimin Kongre ayağının tamamlanacağı gün Cumhuriyetçilerin yaptığı baskınla ortaya çıkan tablonun da dahil olduğu ciddi bir enkaz devralmış olduğunu söylemiştik.

Ancak bu enkaz kaldırılması ABD için yine de en kolay olanıdır. Hatta Trump’ın agresif-uç siyasetlerinin toplumun belli kesimlerinde yol açtığı rahatsızlıkların bu enkazı kaldırmakta Biden’ın işini daha da kolaylaştırmış olduğu bile söylenebilir. Çünkü Trump’ın bazı söylemleri giderek Cumhuriyetçiler için bile savunulamaz hale gelmişti. Oysa bu söylemlerin daha makul ve güçlü bir ifadesi ABD toplumunun derinlerinde var olan ciddi bir rahatsızlık ve huzursuzluğun taleplerini yansıtıyor. Bu talepler yine de büyük ölçüde ABD’nin iç meseleleriyle, kendi toplumsal dinamikleri ve çatışmalarıyla ilgili.

Bir de uluslararası düzeyde devralınan bir enkaz var. Biden’ın Trump’ın bazı politikalarının tersini yaparak hemen kaldırabileceği türden bir enkaz var. Ancak bir kısmı da sadece Trump’ın siyasetleriyle ilgili değil demiştik. Bizzat kendisinin de dahil olduğu ve neredeyse 40 yıldır katkıda bulunduğu ABD’nin Ortadoğu politikası ve bilhassa yardımcılığını yaptığı 8 yıllık Obama’nın Ortadoğu ve Arap Baharı politikaları.

Bölgeye demokrasi getirme bahanesiyle girişilen bütün operasyonların, siyasetlerin bölgenin diktatörlüklerini daha da güçlendirdiği, halkları nezdinde daha büyük bir nefret uyandırdığı kesindir. 11 Eylül saldırılarına karşı evlat Bush’un vermiş olduğu meşhur tepki sorduğu şu soruda ifade edilmişti: “Bizden neden nefret ediyorlar?” En azından Bush, ABD’nin bölgede ciddi bir nefret konusu olduğunu farkına varmış ve bu soruyu sormayı akıl etmişti. Bu nefret o günden beri azalmadı daha da arttı. Bugün ABD’nin İsrail’i koşulsuz destekleyen politikaları onu bölge halklarının en çok nefret ettikleri ülkelerin başına yerleştirmiştir.

Bugün silahlı güç ve ekonomik üstünlüğü yüzünden bunu hissedemiyorsa da ABD’nin bölgedeki geleceğinin bu nefrete yol açan siyasetlerin oluşturduğu enkaz altında kalacağını gösteriyor. Siyonist politikalar onu bölgenin en acımasız, en despot, en gaddar yöneticileriyle işbirliğine yönelttikçe bölge halklarından uzaklaştırıyor. Bölge halklarının demokratikleşme yolunda ortaya koydukları güçlü iradeye Obama yönetimi hiç omuz vermedi. Aksine halk iradesini boğmak üzere yapılan kanlı darbeleri yapanlara göz yumdu, kısa sürede de onlarla ilişkilerini normal düzeye taşıdı.

Bu arada bölgenin tek demokratik gücü olan, NATO’da da müttefiki olan Türkiye’ye karşı Suriye’de kendi belgelerine göre dahi “terör örgütü” olarak tasnif edilen PKK-JPG’yi destekleyen siyasetinin hiçbir izahı yok. Bu siyasetindeki ısrarı ABD’yi hiçbir şekilde güvenilmez bir ülke konumuna düşürüyor.

Bütün bu enkazın oluşumuna Trump sadece biraz katkıda bulundu, ama bu ABD’yi tehdit eden ciddi bir sorun. ABD’yi teröre destek veren, onları finanse eden, bu arada müttefiklerine ihanet eden bir ülke olarak kodluyor. Bu algı da giderek bölgede zaten ciddi bir hasar içinde bulunan ABD’nin uğraşması gereken enkazı daha da biriktiriyor.

Biden’ın bu ilk günlerinde uyarması bizden.

ADALET VE DEMOKRASİ VAKFI ve CHP’LİNİN ÇENESİNİ YORAN İŞLER

Hiç açıklamaya değer bir şey olarak görmedim. Haberi yapanlar masada tamamen kötü niyetle ve kıt akılla bir şeyler uydurmuş, belli. CHP’nin Ankara Milletvekili Tekin Bingöl de mal bulmuş gibi atlamış. Neresinden tutup düzelteyim, ne diye cevap vereyim, işime bakayım, kervanımla yürüyeyim diye düşündüm, umursamadım. Ancak yine de haberin kötü niyetli ve sansasyonel yanı dolayısıyla duyup da aklı karışabilecek dostlar için söyleyeyim:

İslam dünyasının bir çok ülkesinden demokrasi, insan hakları ve kalkınma arayışındaki bir grup entelektüel, aktivist insanla 6-7 yıldır bir platform olarak yürüttüğümüz gönüllü think-tank faaliyetlerini bir süre önce bir vakıf altında organize etmeye karar verdik. Bu amaçla kurulan vakfın adı haberde çarpıtıldığı gibi “yoksullukla mücadele” değil “adalet ve demokrasi vakfı”dır.

Yoksullukla mücadele vakıf senedinde ifade edilen amaçlardan sadece bir tanesi ve onun da bir sürü çeşidi vardır. Mesela para toplanır yoksullara dağıtılır, bunu yapanlar var, Allah bu yolda kim ne çaba sarf ediyorsa, ecrini kat kat versin. Bizimkisi İslam dünyasında adaletin, demokrasinin, insan haklarının, iyi yönetimin ve kalkınmanın sağlanması ve yoksulluğu giderecek kalkınma siyasetlerinin geliştirilmesi, programlarının uygulanabilmesi için arayışların yapılacağı bir tür think-tank faaliyeti. Kimseden bir kuruş para alınmamış. Vakfı kuranlar vakıf sermayesi olarak kendi ceplerinden para katmışlar.

Vakıf senedi hiç incelenmeden “milyonluk rezidansta yoksullukla mücadele edilecek” diye olabilecek en sansasyonel üsluplarıyla öküz altında buzağı uydurmaya çalışmışlar. Sonra milyonluk dedikleri binaya 198 bin dolar fiyat biçmişler. Binanın kira mı, vakfa ait mi olduğu belli değil. Yeni kurulmuş, daha hiçbir faaliyetini bilmedikleri bir vakfa ne isnat edebilirler? İleride yapılabilecek potansiyel bir yolsuzluğa karşı “önleyici haber” diye bir şey mi bunun adı? Yeni bir habercilik türü mü? Yoksa, velev ki yoksullukla mücadele olsun, bu CHP’lileri neden bu kadar rahatsız ediyor?

Doğrusu, AK Parti’nin yoksullukla vermiş olduğu mücadele Türkiye’de solcuları ve CHP’lileri her zaman rahatsız etmiştir, şu veya bu şekilde bu rahatsızlıklarını koymuşlardır ortaya. Sebeplerini anlamak mümkün aslında. Tamamen psikolojik. Kendileri hiçbir şey yapmazlar, yapanları da engellemeye, kendi çamurlarını sıçratmaya çalışırlar.

Vakfın adres olarak gösterdiği yerin değerine dair piyasa araştırması yapmışlar. Büyük araştırma yapıp zahmet etmişler. Ama sadece kendi hayal sınırlarında kalabilmiş, gerçeğin yakınına bile yaklaşamamışlar. İşin gerçeği mi? Neden söyleyelim? Biraz daha araştırsınlar, gerçeği bilmek diye bir dertleri varsa tabii. Yoksa kötü niyetleriyle biraz daha yesinler içlerini. Hak ettikleri sadece bu.