Arap Baharı’nın Kuzey Afrika’daki üç önemli ülkesinden birisi de Libya idi. 40 yıl boyunca Libya’yı tek başına oluşturduğu kendine özgü bir yönetim tarzıyla ve acımasız bir istibdat yönetimiyle yöneten Kaddafi, Tunus’un Zeynelabidin bin Ali’si ve Mısır’ın Hüsnü Mübarek’inden sonra devrilen üçünü diktatör oldu. Diğer ikisinden farklı olarak Kaddafi halk ayaklanmasına karşı direnmeyi, halkıyla savaşmayı tercih etti. Hatta kendisinden önce devrilen Mübarek ve Bin Ali’yi korkaklıkla, teslimiyetçilikle suçlayarak kendisinin bu yolu tercih etmeyeceğini duyurdu. Sonu da bu yüzden diğer ikisinden çok daha feci oldu.

Mısır’da devrim 25 Ocak’ta tamamına erdi, ardından iki yılı aşkın süren geçiş döneminden sonra yapılan seçimlerde Muhammed Mursi ikinci turda Cumhurbaşkanı olarak seçildi. Ancak bir yıl geçmeden kanlı bir darbeyle devrildi. Aynı darbe Tunus’ta da değişik yollarla denendi, ancak başarılı olamadı. Tunus halkı, Arap Baharı’nı başlatmış ülke olmaya atıfla, özellikle karşı-devrimlerin finansörü ve komplocusu Birleşik Arap Emirlikleri’ne hitaben: “Biz komşularımıza devrim ihraç ettik, darbe ithal etmeye hiç niyetimiz yok” diyerek devrim yolundan vazgeçmeyeceklerini ilan ettiler.

Libya ise komşusundaki darbenin kendisine zorla, entrikayla nüfuz etmesini engelleyemedi. Uzun zamandır ABD’de yaşamakta olan eski general Hafter, Mısır modeli darbeyi, Mısır’ın darbecisi Sisi’nin lojistik ve askeri desteği ile Libya’ya tekrar ithal etti. 2014 yılında, yani Mısır’daki darbeden bir sene geçmeden Hafter, askeri üniforması ve beraberinde kendi tayin ettiği komuta kademesiyle birlikte Libya’da seçimle göreve gelmiş olan Milli Genel Kongre’nin lağvedildiğini ve geçiş dönemi için yeni bir yol haritası bulunduğunu duyurdu. Trablus’taki meşru yönetimi de terörist olmakla suçlayarak işe başlayan Hafter, böylece uluslararası dünyada kendine alan açacak maymuncuk bir söyleme de müracaat etmiş oluyordu. El koymuş olduğu silahlı güç nasılsa kendisine istediğini söyleme ve dayatma fırsatı veriyordu. Aradığı şey asla Libya halkının tamamını içine alacak bir diyalog ortamı oluşturup yeni, çoğulcu, katılımcı bir Libya değildi.

Darbesini Doğu’da yaparak işe başlayan Hafter, Trablus ve Misrata’dakilere karşı savaş açmış olsa da aslında ilk savaşını yine başladığı yerde, yani bugün konuşlanmış olduğu Doğu’da verdi. Yola çıkıp konuşlanmış olduğu Bingazi’nin halkına karşı savaştı öncelikle. Kendisine muhalefet eden herkesi ya katlederek ya hapsederek veya tehcir ederek Bingazi’de itirazsız, muhalefetsiz, sindirilmiş bir halk oluşturdu. Takip ettiği yol Kaddafi’nin yoluydu ama ondan bile daha acımasız, daha şiddetliydi. Tıpkı destekçisi ve ihracatçısı Sisi’nin eski Mısır diktatörlerinden bile daha acımasız, daha katı olduğu gibi.

Daha işin başına geldiği ilk günlerden itibaren ele geçirdiği Bingazi, Derna, Elmerc, Beyda Ecdabiye taraflarından en az 250 bin kişiyi yerinden yurdundan etti. Bunların çoğu şimdi Bingazi ve Misrata taraflarına yerleşmiş durumda. Bir çoğu her gün duymaya alıştığımız malum yasadışı göç yoluyla Akdeniz’in mavi sularına açıldı, çoğu Avrupa kıyılarına varmadan, Avrupa’nın gaddar göç karşıtı operasyonlarına kurban giderek Akdeniz sularına gömüldü.

Geçtiğimiz günlerde beni ziyaret eden Zorla Göç ettirilmiş Bingazililer Cemiyeti Başkanı Said Yasin el-Ubeydi’nin bu konuda anlattıkları içler acısı.

Said Yasin, bir süredir Libya’nın geleceği için gerek Berlin’de gerek Fas ve Tunus’ta BM gözetiminde yürütülen diyalog çalışmalarının çaresiz bir yanına işaret ediyor. O da şu: “hiçbir şekilde başkasını tanımayan, tek hedefi tek başına herşeye hükmetmek olan Hafter’in bu görüşmelerde bir taraf muamelesi görmesi hem çaresiz bir durum hem de hiç adil değil. Çünkü Hafter hiçbir zaman bir diyalog peşinde olmadı. Onun tek hedefi tek başına iktidarına ortak olabilecek herkesi imha etmek. Bugün Türkiye’nin sahaya girişi sayesinde diyalogu tutunabileceği bir çare gibi görüyor ama o hiçbir şekilde diyalogda taraf olmayı hak etmiyor. Onun bir süreliğine ele geçirdiği Tarhune’de ardında bıraktığı toplu mezarlara bir bakın. Onun yolu ve yöntemi bu işte. Bu yolla bugün Doğu tarafının temsilcisi olarak görülüyor ya. Aslında orada da hakimiyetini sayısız insanlık suçları işleyerek ele geçirmiş olduğu nasıl görülmez? Orada elde ettiği askeri üstünlük, insan hakları mahkemelerinde yargılanmasını gerektiren uygulamalarıyla olmuştur. Bu uygulamaları ona Doğuyu temsil hakkı değil, bundan dolayı yargılanmasını gerektirir ancak.”

Said Yasin sözlerini şöyle sürdürüyor: “işte bizler, halihazırda Trablus ve Misrata’da Bingazi’den göç ettirilmiş en az 150 bin insan, Hafter’in oradaki hakimiyetini nasıl kurmuş olduğunun canlı şahitleriyiz ve onun Doğu’yu temsil etmediğinin de. Biz göç ettirilmişleriz, bir de orada kalanların ondan razı olduğunu asla zannetmeyin. Hafter bir darbeci olarak, bütün darbeciler gibi hiçbir temsil hakkı ve yetkisi olmayan biridir”

Hal böyle olduğu halde, bugün Libya’nın geleceğinin görüşüldüğü mecraların hiç birinde zorla göç ettirilmişlerin hiçbir temsili yok.

Oysa bu tür durumlarda en önemli sorunlardan birisi “yerinden zorla edilmiş insanlar” olmak durumundadır. Böyle bir konu bütün görüşmelerde çok tali bir konu iken, oluşturulan temsilci meclislerinde onları temsil eden bir tek üyelik bile tahsis edilmiyor. En son Tunus Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri’nin Libya Özel Temsilci Vekili Stephanie Williams’ın gözetiminde oluşturulan 75 kişilik listenin hangi kriterlere göre belirlenmiş olduğu zaten ciddi bir rahatsızlık konusuyken, bu kadar önemli bir kesimin hiçbir temsilcilerinin olmaması da ayrı bir soru işareti uyandırıyor.