18 yıldır iktidarda olan, ülkeyi yöneten, yönetirken zaten sayısız değişime, reforma imza atmış olan AK Parti’nin Genel Başkanının, Cumhurbaşkanının, bugün yeni bir reform döneminden bahsediyor olması ne anlama geliyor? Şimdiye kadar yapılması gerekenlerin ihmal edilmiş olduğunu mu, yapılmış olanların yanlış olduğunun fark edilip onlardan ricat edilmesi gereğinin hasıl olduğunu mu, yoksa sürekli reform politikalarının bir devamı mı?

Kuşkusuz 18 yıl iktidar süresi dünyanın demokratik yönetimlerinde müstesna sayılabilecek bir süre. Avrupa’da arka arkaya 5 kez halkın güvenini tazeleyerek, hatta büyük ölçüde bu güveni artırarak iktidarda kalabilmiş bir parti yok. Kabul edelim ki bu, elbette AK Parti’nin başarısı olduğu kadar karşısında onu zorlayacak bir muhalefetin yokluğundan da kaynaklanmıştır. Ama AK Parti öncesi iktidarların biriktirdiği, ülkenin müzmin hale gelmiş sorunları o kadar fazla olmuş ki, onların çözümü yolunda benimsemiş bir reform siyaseti başlıbaşına AK Parti’yi iktidarda tutmaya yeten bir yakıta dönüşmüştür.

Reformculuk her zaman karşısında bir kurulu düzen, statüko hatta iktidar direncini bulmuştur. Bu direnç karşısında AK Parti hükümet ettiği dönemlerde bile iktidardaki muhalefet olarak iş yapmıştır. İşin ilginç tarafı hükümetin reform söylemleri karşısında ana-muhalefetin sergilediği direncin muhafazakar bir iktidar refleksi gibi çalışmış olması. Bu da daha önce de defalarca söylediğimiz gibi, AK Parti “iktidardaki muhalefet” gibi her zaman halkla daha organik ilişkisini temin etmeye devam etmiştir.

Türkiye’nin yüzyıllık müzmin sorunlarının üstesinden gelmek için köklü reformlar yapmak gerekiyordu. Zaman içinde karşısındaki güçlü dirence rağmen, derin devlet oyunlarına, gizli iktidar vesayetlerine karşı mücadeleler eşliğinde birçoğu yapıldı. Özellikle yargı ve kamu yönetimi alanında kısa bir süreye sığdırılarak yapılan reformlar “sessiz devrim” başlığı altında ele alınmayı hak etti. 2011 yılında bu reformları toparlayan bir kitap bu başlık altında yayınlandı.

Ancak o zaman yapılan ileri derecede demokratikleşme ve hukuk reformlarının bir kısmının boşluklarından son derece sinsi bir örgütlü yapıya sahip olan FETÖ’nün daha fazla yararlandığı ortaya çıktı. 2012’den başlayarak bu demokratikleşme ve reform sürecini adeta murdar etmeye çalışan yaklaşımıyla Türkiye’de bir olağanüstü hal dönemine geçişe yol açtı. Reformların önemli bir kısmı bu dizi-darbe teşebbüsleri yüzünden ya kadük kaldı veya reform ortamının altı böylece daha güçlü bir biçimde aşındırılmış oldu.

Kuşkusuz FETÖ’nün yaptıklarını reform siyasetinin nasıl bir sabotaja maruz kalmış olduğunu anlamak açısından her zaman hatırlamakta fayda vardır. Ancak onların bu tarihte benzeri görülmemiş sabotajları reform siyasetlerinden vazgeçmek için bir mazeret olarak görülemezdi. Görülmüyor da. Türkiye’ye uzun zaman kaybettirmiş oldukları çok açık. Bugün aslında Türkiye’ye dönük demokratikleşme, insan hakları veya ifade özgürlüğü ile ilgili eleştirilerin hepsinin propagandasının öncülüğünü kendileri üstlenmiş durumdadırlar. Oysa Türkiye’nin 7 Şubat’tan 15 Temmuz’a doğru içine düştüğü ve sonra bir siyaset olarak haklı olarak uyguladığı olağanüstü halin en önemli sebebi bizzat kendileri olmuştur.

Her ne ise. AK Parti için reform siyaseti bir defalığına ve bütün zamanlar için girişilmiş tek bir adım değildi. Bir tarz-ı siyaset idi. Bazen reform bir hükümetin bizzat kendi pratiği içinde ortaya çıkan sorunların doğurduğu bir ihtiyaç da olabilir. 18 yıllık süre bir hükümet pratiğinin bazı değişiklikleri, güncellemeleri yapmaları gerektiğini görebileceği bir süre. Önemli olan bu ihtiyacı görebilmek, kendi üzerine düşünebilmek, sistemin veya bizzat kendinin eksiğini görebilmek.

Bu reform paketinden “yeniden çözüm süreci” gibi hayallere kapılanların, kötü niyetli değillerse en iyi ihtimalle yaşadığımız süreçten hiçbir şey anlamamış olduğunu söylemek gerekiyor. Hele bundan yeniden “Kürt sorunu” söylemlerine yeni ve güçlü bir prim çıkarmaya çalışmanın da ayrı bir siyasal fırsatçılık oluşturduğunu söylemek zorundayız.

Türkiye’de Kürt sorununun sabit bir varlığı veya tanımı yoktur. Türkiye Kürt meselesinde 2002’deki yerde olmadığı gibi 2016’daki noktada da değildir. Kürtlerin inkarı, Kürtçe veya Kürt kimliği üzerindeki yasaklarla ortaya çıkan Kürt sorununa dair AK Parti, yaptığı reformlarla, güttüğü siyasetlerle, insani ve felsefi yaklaşımıyla bir çözüme kavuşturmuş durumdadır.

Kürt sorununu çözmeye dönük attığı bütün adımlara karşı en büyük direncin, teröre daha fazla sarılmak suretiyle bizzat PKK veya HDP tarafından sergilenmiş olduğunu da bütün dünyaya gösterme fırsatı buldu. AK Parti için Kürtler Türkiye’nin bir sorunu değil, imkanı, ayrılmaz bir parçasıdır, kimliğiyle, diliyle, kültürüyle, insanıyla. Bu sorundan kendine ister teröre başvurarak, isterse bu şiddeti görmezden gelerek işi lafa vurarak bir iktidar alanı çıkarmaya çalışanlar ise gerçekten ciddi bir sorundur.

Bu sorun ise artık açıkça söylemek gerekir ki, Kürt sorunu değil, bambaşka bir sorundur. O sorunu hem daha çok konuşmaya hem de onunla başetmeye çalışmaya daha fazla devam edeceğiz.