Libya halkının çağrısıyla darbe ve işgali engellemek üzere devreye giren Türkiye’nin Libya’da oynadığı rol, uluslararası aktörlerin hatta BM’nin barış ve çözüm tesisi için izlemesi gereken bir model de ortaya koymuş oluyor. Türkiye devreye girmiş olmasa şu anda Libya’da Libya halkının tartışacağı bir şey olmayacak, ya darbe ve işgal tamamlanmış paylaşım konuşuluyor olacaktı. Oysa şimdi Libya halkının bütün taraflarının kendi geleceğini tartıştığı ve tayin etmeye çalıştığı bir model çalışıyor.

Bu sayede şimdi daha önce darbeci Hafter’in aldığı ezici destek dolayısıyla Libya’da hiçbir toplumsal gücü tanımaması yüzünden kurulamayan diyalog masaları tekrar kurulmaya ve işletilmeye başlandı. Geçtiğimiz hafta Tunus’ta başlamış olan Libya’nın geleceğini inşa etmede yol haritası görüşmeleri, Libya’nın bütün kesimlerini temsil etmek üzere 75 kişilik bir heyetle yürütülüyor. Son yazımızda darbeci ve işgalci güçlerin darbe ve işgalle yapamadıklarını malum entrikaları yoluyla yapmaya çalışıyor olduklarına dikkat çekmiştik. Nitekim görüşmeler başkanlığın tayini konusunda ortaya çıkan ve çözülemeyen ihtilaf yüzünden önümüzdeki haftaya ertelendi. Doğrusu, üzerinde uzlaşılması gereken asıl ilke Libya halkına darbeler yoluyla empoze edilecek çözümlere karşı ortak tutumun geliştirilmesi.

Türkiye’nin Libya’ya Ulusal Hükümete girdiği andan itibaren sahada iç-savaş hali yerini hızla barışa ve istikrar ortamına bırakmış durumda. Sürekli hale gelmiş olan yıkım ortamı yerini yeniden inşa ve yapılanma ortamına bırakmış durumda.

Aslında bu, Türkiye’nin kriz bölgelerinde bu şekilde tezahür eden tek tecrübesi değil. Türkiye yıllarca savaş ortamında her türlü güvenliğinden yoksun yaşayan Suriye halkının yardımına koşarak oluşturduğu güvenli bölgelerde yaklaşık 6 milyon Suriyelinin can güvenliğini sağlamaya başladı. Türkiye’nin güvenliğini sağladığı bu bölgelerde yaşayanların büyük bir kısmı hayatlarını da kurmaya ve istikrarlı bir ortamın avantajlarını yakalamaya başladılar. Suriye içindeki 6 milyon insanın yanı sıra Türkiye içinde de 4 milyon sığınmacının sorumluluğunu üstlenmiş durumda.

28 yıldır işgal altındaki başka bir kriz bölgesi olan Dağlık Karabağ’a yine Azerbaycan halkının daveti üzerine müdahil olan Türkiye orada da çözümü tesis etti. Şimdi Ermenistan yıllardır işgal altında tuttuğu bölgelerden çekilmeyi kabul etmiş durumda. Bu barışın sadece Azerbaycanlıların işgal altındaki topraklarını kendilerine iade ederek kendilerini memnun etmesi bir yana, ileride Ermenistan’a da büyük avantajlar sağlayacağı söylenebilir. Neticede Türkiye ile sınırı olan Ermenistan’ın bunun imkanlarından faydalanmasının önündeki tek engel Azerbaycan ile olan ihtilafıydı. Bu ihtilaf ortadan kalktığında Türkiye ve Ermenistan arasındaki tarihi ilişkilerin yeniden, karşılıklı saygı ve anlayış içinde tesis edilmesinin önünde bir engel kalmamış olur.

Türkiye’nin Somali ve Katar’da oynadığı kurucu ve olumlu rollere değinmiyoruz bile.

Türkiye’yi Arapların işlerine karışıyor olmak dolayısıyla eleştirenlere gelince. Onların son on yılda çözümünü üstlendikleri bütün sorunları içinden daha da çıkılmaz hale getirdikleri ortada.

Libya’da zaten hiçbir zaman bitmeyecek bir iç savaş şartları yaratmaktan başka bir işlevleri olmadı.

Yemen’de 5 yıldır yaptıkları müdahale ise çözüm aramaktan çok uzak, sorunu daha da derinleştirmek ve içinden çıkılmaz hale getirmekten başka bir işe yaradığı yok. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin öncülüğünde 5 yıl önce başlatılan Kararlılık Fırtınası Operasyonunun amacı Yemen’deki meşru hükümete karşı darbe yapmaya kalkışan İran destekli Husilere karşı meşru yönetimi savunup, yönetimi yeniden tesis etmekti. Oysa aradan geçen beş yıl boyunca Husilerin üstesinden gelinemedi. Bu, Husilerin çok güçlü olduklarından dolayı değil elbet. Husiler İran’dan istedikleri kadar destek alsınlar, Yemen halkına karşı bir darbeyi sürdürebilmeleri imkansızdı zaten. Ancak koalisyon güçleri Husilerle mücadele ederken bir yandan da Yemen’in diğer güçlerini de zayıflatacak güven bozucu siyasetler izlediler.

Oysa Yemen’de barış ve istikrar tesis etmek asla o kadar zor değildi. Yemen halkı barış ve istikrar istiyor zaten. Devam eden diyalog ortamı kendi haline bırakılsaydı bile kendi kendine işleyebilecek bir süreç vardı. Ancak Koalisyon güçleri Yemen’in bütün unsurlarını kendilerine bugün veya yarın potansiyel düşman görerek garip bir denge politikası uyguladılar. Öncelikleri hiçbir zaman Yemen halkına barış ve istikrar getirmek değil, kendilerine tabi olacak bir yönetim tesis etmekti.

Yemen’i istikrara kavuşturmanın yolu Yemen halkının bütün unsurlarını tanımak ve onları bir arada barış içinde tutacak bir diyalog ortamının önünü açmaktı. Sürekli bir tarafı diğerine karşı kullanarak uygulanan bir siyasetin bir ülkede birlik ve bütünlüğü sağlaması mümkün olamaz.

İşin daha kötü tarafı Koalisyonun iki büyük ortağının birbirinden çok farklı siyasetler izliyor olması. BAE, yeri geldiğinde el altından Koalisyonun savaştığı Husilerle işbirliği yapmaktan hiç geri durmadı. Hem Husileri hem toplumsal olarak Yemen’in en yaygın, en örgütlü ve en meşru gücü olan Islah Partisi taraftarlarını düşman görünce, zaten Yemen’de üstünlük tesis etmek için Yemen halkını topyekun yok edip dışarıdan başka bir halk ithal etmek gerekecektir.

Yemen’de gerçekten çözüm ve istikrar isteniyorsa Türkiye’nin Suriye, Libya, Somali ve Azerbaycan’da artık kanıtlanmış çözüm modellerinden dersler almakta fayda var. Ama gerçekten çözüm isteniyorsa….