“Bizler ABD’li dostlarımıza, demokrasi ve insan hakları savunucularına Ortadoğu’da, ülkelerimizde, özellikle Mısır’da olup bitenlerle ilgili eleştirel analizlerde bulunduğumuzda, lütfen yanlış anlaşılmasın, istediğimiz şey ABD’nin yeni bir müdahalede bulunması veya şimdiye kadar desteklediği diktatörlere karşı başka partnerler bulup onları desteklemeye davet etmek değildir.

Şimdiye kadar ABD’nin ülkelerimizde sadece diktatörleri ve demokrasinin en acımasız en despot düşmanlarını desteklemiş olduğu ve bunun böylece ülkelerimizde demokrasinin gelişmesinin önündeki en büyük engellerden birini oluşturduğu bir sır değildir. Ortadoğu’da iktidara gelmek isteyen bütün darbeciler ve diktatör adaylarının onay beklemek için ABD’den onay ve destek istemeleri o yüzden alışıldık bir durumdur.

Ama bizim burada yaptığımız asla ABD’nin partnerlerini değiştirmesi ve diktatörler yerine halkları desteklemeye başlamasını teklif etmek değildir. Talep ettiğimiz şey ABD’nin sadece ülkelerimizdeki demokrasi düşmanlarını desteklemekten vazgeçmesi, ülkemizde iyi kötü gelişmekte olan demokrasiye engel olacak müdahalelerden kaçınmasıdır. Yoksa kendi haline bırakıldığında bizim halklarımız da demokrasi, insan hakları, onur ve özgürlük taleplerini gerçekleştirmek üzere yola koyulmuş durumdalar.

Ancak son zamanlarda iyice hızlanan ve yoğunlaşan bu tür taleplerinin önündeki en büyük engel ne yazık ki ABD ve diğer Batı ülkelerinin, demokrasi karşıtı güçlere yaptığı akıl almaz yatırımlardır.”

Bu sözler geçtiğimiz Cumartesi günü İstanbul’da gerçekleşen “ABD’nin Ortadoğu’daki Politikası: Vizyonlar ve Dönüşümler” başlıklı forumda özellikle Mısır’dan meşhur Siyaset bilimci Prof. Seyfeddin Abdülfettah ile liberal Devrimin Yarını Partisi lideri Eymen Nur’un, aynı oturumda benim de tekrarladığım ifadelerinin bir özeti. Forumu ABD merkezli ve Cemal Kaşıkçı’nın da faaliyetlerine katılıp konuşmalar yaptığı National Interest Foundation ile Stratejik Düşünce Kuruluşları Topluluğu beraber düzenlemişti ve ABD’den ve Ortadoğu’dan çok önemli katılımcıları bir araya getirerek ABD’yi konuşturma konusunda epey zamandır örneğini göremediğimiz bir faaliyetti.

Mesela Washington Post’un güçlü gazetecilerinden, Cemal Kaşıkçı’nın yazılarının editörü ve aynı zamanda Kaşıkçı davasını gazetesinin ve ABD gündeminin sahiplenmesi hususunda çok aktif bir rol oynamış olan Karen Attiah, Cumhuriyetçi Parti’nin önceki genel başkanı Michael Steele, eski kongre üyeleri James Moran, Nick Rahall ile Huffington Post’tan Doug Bandow ve Brooking Institute’tan Khaled El Gindy gibi isimlerin yanısıra Kuvey’te yayınlanan al-Mujtema dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Muhammed el-Raşid ve Kuveyt Üniversitesinden Abdullah el-Sahgy gibi isimler de vardı. Türkiye’den de Dr. Talha Köse, Dr. Bilgehan Ayık, Dr. Hakkı Uygur ve Prof. Muhiddin Ataman forumun panelistleri arasında konuşmalarını yaparken, çok sayıda da dinleyici 6 oturumda ABD’nin Ortadoğu politikalarını masaya yatırıldı.

Toplantı gündemine yön veren ana konular Cemal Kaşıkçı davası, Golan tepelerinin İsrail tarafından 1967’den beri devam etmekte olan işgalinin Trump tarafından artık resmen İsrail toprağı olarak tanınacağına dair beyanları ve özelde Mısır’da ve genel olarak Ortadoğu’da son zamanlarda yaşananlara karşı ABD’nin tutumlarıydı.

Açıkçası gündem böyle olunca, alışıldık biçimde ABD’nin Ortadoğu’da demokratik güçleri desteklemesi yönünde bir mesajın vurgulanabileceği beklentisine karşı neredeyse bütün Ortadoğulu katılımcıların ABD desteğini istemediklerini vurgulaması çok manidardı.

Ortadoğu halklarının sosyolojik dinamikleri zaten demokratikleşmeye, özgürlüklere doğru bir gelişmeye zorluyor zaten. Yeter ki, ABD gölge etmesindi.

Maalesef kendi ülkesinde demokrasiyi çok önemseyen ABD ve AB ülkeleri Müslüman toplumları için demokrasiyi kendi çıkarlarına aykırı gördüğü için bu yönde herhangi bir gelişmeyi hemen boğmaya kakışmak gibi bir huyu var. Üstelik sonra dönüp İslam dünyasında demokrasinin neden bir türlü gelişemediğine dair sosyal bilim merkezlerini ve kamu oyunu şartlandıran soruyu tekrarlamaya devam ediyor.

ABD’den bir beklentimiz yok, ama ABD’nin şu andaki Ortadoğu siyasetinin kendi çıkarına olmadığını da bilmesi gerekiyor. Çünkü Ortadoğu ABD’nin zannettiği ve bütün politikalarının merkezine koyduğu gibi İsrail’den büyüktür. Ortadoğu İsrail’den ibaret değildir. İsrail bütün Ortadoğu halklarının şimşeklerini üzerine çektiğinde mukadder olan çöküşüyle birlikte ABD’yi de kendisiyle birlikte batağa çekmektedir.

Halbuki 11 Eylül saldırılarının hemen ardından oğul Bush’un ifade ettiği soru hala ABD için kendi vizyonunu düzeltmek için kendisine kılavuzluk etmek üzere orada duruyor. “Neden bizden bu kadar nefret ediyorlar?” diye sormuştu Bush. Sebebi hiç de uzakta değildi. ABD’nin Ortadoğu politikasının tamamını İsrail güvenliği ve çıkarlarına indirgemiş olması, bölgede ABD’nin geleceğini bugünden tamamen tüketiyor.

ABD, İsrail uğruna, demokrasi, insan hakları ve özgürlükler konusunda bütün tutarlılığını, güvenilirliğini, tarafsız süper güç konumunu tamamen harcayıp tükettiği gibi, kendisine güvenebileceği hiçbir dost bırakmıyor.

Ha, görünürde desteklemekte olduğu diktatörler varlıklarını ona borçlu oldukları için sıkı dost gibi görünüyorlar. Ama ABD’nin şunu net bir biçimde bilmesi gerekiyor ki, ne o diktatörlerin artık bölgede bir geleceği var ne de onlarla birlikte görünmenin kendisine sağlayacağı herhangi bir yarar.

Üstelik onları desteklemek dolayısıyla onların üstlendiği bütün insanlık suçlarının ortaklığını da üstlenmiş oluyor ve böylece daha da fazla nefreti celp ediyor. Tam da bundan dolayı, ABD bir süper güç olarak sahip olduğu ahlaki ve prestijli konumunu da tamamen yitirmeye yüz tutmuş durumda. Artık demokrasi veya çağdaş değerler konusunda bir beklenti merkezi olmaktan çıkmış olması bunu çok net gösteriyor.

Kısacası İsrail ABD’ye çok pahalıya mal oluyor. Ama ne yazık ki, henüz bunun şuurunda bile değildir.