Bir çok göstergeye göre 2008 yılından beri dünyanın en huzurlu ülkeleri arasında her zaman ya ilk veya ilk üç sırada yer alan Yeni Zelanda’da 50 Müslüman’ın ölümüne onlarcasının da yaralanmasına yol açan ırkçı, İslam düşmanı terör saldırısında hayatını kaybedenlerin defin törenleri dün yapıldı. Belki beklendiği gibi bütün dünyadan, örneğin Charile Hebdo ile karşılaştırılabilir bir katılım olmadı. Dünyanın tepkisi aynı güçte ve paralelde ortaya çıkmadı. Belli ki, ölen Müslümanların sadece kendi bedenleriyle öldükleri ve bunun başkalarını ilgilendiren bir tarafı olmadığı düşünüldü. Oysa sergilenen lakaytlık, hele bu lakaytlıktaki açık çifte standart, çağdaş medeniyetin kökenlerine kadar sirayet eden bir öldürücü bir gaflet.

Bu lakaytlığa mukabil, bu olay Yeni Zelanda hükümetinin ve özellikle başbakanının bir fark ortaya koyabilmeleri için çok ilginç bir vesile oldu.

Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’in baştan itibaren sergilediği bilgece tutumu, söylemleri ve yaklaşımları gerçek anlamda bir lider olduğunu bütün dünyaya göstermiş oldu. O kadar ki, New York Times, ABD’yi bugün içine gark olduğu akıl almaz ırkçı, göçmen karşıtı, insanlık dışı söylemlerden kurtaracak bir kahramanı Ardern’in şahsında bulduğunu ilan etti bile.

Gerçekten bazı felaketler bazı insanların kaliteleriyle temayüz etmesini sağlıyor. Aslında her olay insanlar için bir imtihan gibi. Bu imtihanda olağanüstü olumlu bir performans ortaya koyanlar gibi kötülüğüyle temayüz etmek de mümkün.

Ardern, işin başından itibaren Müslümanlarla sergilediği güçlü duygudaşlık, dayanışma ve ırkçılığa karşı ortaya koyduğu sağlam duruş dolayısıyla en güzel ve en şık şekilde temayüz etti. “Irkçı saldırıyı düzenleyen cani teröristin ismini zikretmeyeceğini, mesajlarını okumayacağını”, buna karşılık hayatlarını kaybeden masum vatandaşlarını isimlerini yükseltmeyi tercih edeceğini özellikle ifade etmesi, teröre karşı çok anlamlı ve zekice bir tavır oldu. Geçtiğimiz hafta biz de “bebek yüzlü katiliniz sizin olsun, bizi ilgilendiren onun her biri duruşuyla, şehadetiyle bin dirilecek olan, katilini bile ‘merhaba kardeşim’ diyerek karşılayan kahramanlar” diyerek, Batılı medyanın teröristin mesajını yayma konusunda sergilediği gayretkeşliği sergilemeye çalışmıştık. Ardern, o hassasiyeti çok iyi gördü ve en güzel şekilde gereğini yaptı.

Hiç kuşkusuz, Ardern ve Yeni Zelanda halkının, Müslümanlarla dayanışma konusunda sergilediği samimi ve içten yaklaşım hem İslamofobiye karşı imkanlar açısından çok iyi değerlendirilmeli hem de bu olay karşısında hemen misilleme hevesiyle “Hıristiyan terörizmi” yaftasına sarılma tehlikesine karşı da yeterince uyarıcı olmalı.

Kur’an’ı Kerim’de Hıristiyan ve Yahudiler hakkında hiçbir zaman genelleyici ifadeler kullanılmadığını hatırlatmak lazım. Onlarla ilgili genel negatif ifadeler kullanıldığında bile, onlar içindeki “iyi insanlara veya iyiliklerine” de güçlü ve çok anlamlı-uyarıcı atıflar yapıldığını unutmamak gerekiyor. Müslümanlar tam da bundan dolayı hiçbir zaman ırkçı ve bir dinin topyekun karşısında olmamıştır, olamazlar.

Hele İslam Dünyasının liderlerinin bu olay karşısındaki anlamlı suskunluğunun büyük ölçüde kendi ortak suçluluklarıyla ilgili olduğunu söylemiştik. Gerçekten insanların kanının, hayatının, onurunun zerre kadar değerinin olmadığı Mısır, Suudi Arabistan, BAE, Suriye gibi ülkelerin liderleri başka ülkelerde Müslümanların hayatlarına, hukukuna dair ihlallere karşı ne desinler? Deseler onları kim neden ciddiye alsın?

Yeni Zelanda’daki terör saldırısında hayatını kaybedenlerin defin törenleri yapıldığı esnada Türkiye İslam İşbirliği Teşkilatı Dönem Başkanı sıfatıyla bir Dışişleri Bakanları zirvesi topladı. Bu toplantının bir sebebi tabii ki dünyada Müslümanlara yönelik saldırganlığın artık bir atmosfer haline gelmiş olması dolayısıyla alınması gereken tedbirlerin beraber düşünülmesiydi. Sayın Cumhurbaşkanımızın başkanlığında başlayan ve etkili konuşmasıyla güçlü mesajların verildiği toplantıya tam da zikredilen bazı ülkelerin Dışişleri Bakanları düzeyindense büyükelçi düzeyinde katılım sergilemiş olması bile bu çelişkili gerçekliği bir kez daha açığa vuruyordu.

Aslında böyle bir zirveyle belki yapılması gereken şey başka ülkelerde Müslümanlara yapılan saldırılara karşı alınacak en büyük tedbirin başta Müslüman ülkelerde insanların, can, mal, din, akıl ve nesil güvenliğinin insan onuruna yaraşır bir biçimde korunması, gözetilmesiyle başlayacağının güçlü bir biçimde duyurulması olabilirdi.

İslam ülkelerinde devletler İslam’ı kendi iktidar korkularının merkezine koymuş durumdalar. Mesela daha önce de değinmiştik, bazı Müslüman sivil toplum kuruluşu muhaliflerini batılıların terör örgütleri listesine koymak için ısrar edenler ABD veya Avrupalılar değil, bizzat bu İslam ülkelerinin yöneticileridir.

Hal böyle iken Müslüman olmayan ülkelerden İslamofobi veya İslam nefretinden kaçınmalarını tavsiye etmenin çelişkisi katlanılabilir gibi değil.

Oysa işe ilk önce İslam dünyasında Müslüman canını, malını, aklını, dinini, neslini çok değerli kılmakla, onun değerini yükseltmekle, onun üzerinde tir tir titremekle başlamak lazım. Müslüman kanını ucuz kılan herşeyden önce Müslüman ülkelerin yönetimleridir. Çünkü insan haklarından eser yok, insanın zerre kadar değeri yok.

Türkiye’nin bu dönemde vereceği en anlamlı mesaj İslam ülkelerinde mezhebi, ırkı, siyasi konumu ne olursa olsun insan haklarının gözetilmesi, korunması ve geliştirilmesi ilkesi etrafında buluşmak olmalı.

Dünyada İslamofobiye karşı en etkili mücadele Müslümanların birbirlerinin hakkına hukukuna sergileyecekleri bu saygıları olacaktır.