Jean François Lyotard’ın, 1979 yılında yaşadığımız dünyanın yeni bir dönemece girmiş olduğunu ve artık “postmodern bir dünya” olarak nitelenmeyi hak eden ayırt edici özelliklere işaret etmesinden bu yana tam 40 yıl geçti. İçine girdiğimiz yeni dünya içinde yaşamakta olduğumuzu sandığımız bir eski dünyadan çıkmış olduğumuzun farkına varmakla başlayacaktı elbet.


Lyotard’a göre o dünyanın en ayırdedici özelliklerinden biri büyük hikayelerle (meta-anlatılar) kaim olmasıydı. Büyük hikayeler: ilerleme, aydınlanma, evrensellik, özgürlük, eşitlik, adalet, hümanizm gibi büyük ideolojilerdi. İnsanlar bu büyük hikayelerin peşinde koşarak çok büyük bedeller ödediler ama elde ettikleri şey bu hikayeler adına koca bir hiç idi. Ne liberalizmin inandırmaya çalıştığı özgürlük idealine ulaşılabildi ne sosyalizmin gösterdiği eşitlik sağlanabildi ne de adalet. Modernizmin aydınlanma, ilerleme ve evrensellik iddialarının dünyayı getirdiği yer de ortada.

Bu büyük hikayeleri öne sürerek insanları yönetmeye kalkışan siyasi hareketlerin neticede bu ideallerin tam tersi bir dünyaya nasıl mahkum ettiğini insanlık trajik bir biçimde tecrübe etti. Yeni dönemde artık böyle ideallere yer olmayacaktı, gerek de olmayacaktı. Postmodern bir durum vardı artık ve insanlar daha küçük şeylerle mutlu olmanın yollarını bulmaya çalışacaklardı. İnsanların büyük hikayelere karnı tok olacaktı. Kimse artık insanların önüne böylesi büyük idealler koyup sevk edemeyecekti.

Oysa Lyotard’ın üzerinde durduğu postmodern durum üzerinden 40 yıl geçtiği halde insanlığın bu tür büyük hikayelere tamamen veda ettiği, bir tür “ideolojinin sonu” durumu da ayrı bir hikaye olmaktan başka bir şey ifade etmemiş oldu.

Galiba Lyotard’ın kaydettiği “büyük anlatıların sonu” aslında bu tür anlatıların periyodik çöküş anlarından sadece birine denk geliyordu. O, bunun üzerinden bir “tarihin sonu” yazmayı denedi. Böylece kendi hikayesi bütün büyük hikayelerin yerine ikame olacak gibi oldu.

Bu 40 yılın içinde sosyalizm ve kapitalizm çatışmasına dayalı soğuk savaş sona erdi, ama ondan önce sosyalist zannedilen ülkelerin kapitalizme karşı bir savaş içinde olduğu düşüncesi zaten çökmüştü. Sosyalizmin insanlığa gerçekten emeğe dayalı, eşitlikçi ve huzurlu bir hayat getirebileceği beklentisi bitti.

Sosyalizmin çöküşü elbette sadece fikir düzeyinde yanlışlanması veya argümanlarının çürütülmesi yoluyla değil, pratikte ideallerini gerçekleştirme konusunda sergilediği trajik sonuçlara yol açan başarısızlıklar ve bunların yol açtığı hayal kırıklıkları yoluyla gerçekleşti. Yoksa argüman ileri sürmekten, onları en güçlü ve en cazip retorikle savunmaktan kolay ne var? İnsanların bütün beklentileri bittiği halde teoride ve retorikte-sanatta kuyruğu dik tutan bir sosyalist söylemin hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi, anlatılara inancın kolay kolay bitmediğini yeterince göstermiyor mu?

Aslında insanlar kısa zamanda tekrar yeni büyük ideolojiler üretmekten ve tekrar o büyük ideolojilere veda etmekten geri durmadılar. Belki eşitlik değil ama “Demokrasi” ve bir negatif hikaye olarak “terör” yeni bir büyük anlatı olarak, bir hikaye olarak insanlara sunuldu.

Demokrasi o kadar kutsal, o kadar gerekli bir şeydi ki, insanlar Saddamlardan, Kaddafilerden, Castrolardan kurtarılmalıydılar ve “demokrasimizi tehdit eden terör” belasına karşı savunma yeterince kutsaldı. Saddam’ın Kuveyt’i işgali ile Irak’ta demokrasinin olmaması arasında kuruldu ilk tuhaf denklem. “Ortadoğu’ya demokrasi götürmek” bir kutsal savaşın kamufle ifadesiydi ve Amerikan ve İngiliz halklarına, belki de bir çok Avrupa halkına yeterince inandırıcı geliyordu.

Büyük hikaye buydu artık: Bütün insanlığı Batıya ait demokrasi nimetinden faydalandırmak. Bu uğurda demokrasi ihraç edilen ülkelerin ödemek zorunda kaldığı bedeller pagan-kafir doğuluların tarihsel olarak hak ettikleri bedellerdi. Ölen canların hiçbir kıymeti yoktu. İnsan hakları onlar için değildi zaten. Onlar haddi zatında insan da değildi zaten. Yeni binyılın eşiğindeki aydınlanmış Batının icracısı olduğu Tanrı Krallığının kahrettiği gafiller sürüsüydü.

Diyebiliriz ki Lyotard’ın o büyük tespitine rağmen, son 30 yıldır dünya biri ters biri düz bu iki büyük anlatıyla idare ediliyor. Bunların birer hikaye olduğunun aslında entelektüeller farkında. Bu hikayeler adına girişilen bütün operasyonlarda canı yananlar da fazlasıyla farkında. Ama zaten hikaye hiçbir zaman herkesin inanmak zorunda olduğu bir şey olmaz ki. Hikaye egemenlerin hikayesidir ve onların dünyayı idare etme tarzlarını meşrulaştırmak için bir araçtır sadece. Yerseniz.

Demokrasinin Batılılar için pek değerli olduğuna inanan Arap halkları 2010 yılının sonunda bunu gerçekleştirmek için yola çıktıklarında Batılı ülkeleri yanlarında bulacaklarını beklediler. Vaka ilk başta Avrupa’dan da Amerika’dan da destekleyici, hatta kutlayıcı mesajlar geliyordu. Oysa her biri gerçek birer demokrasi hikayesi olan Arap devrimlerinin karşısına dikilen darbeler karşısında aynı Batı dünyası önce sessiz kaldı, darbelere darbe bile demediği gibi sonrasında bütün darbecilerle iş tutmaya başladı.

İşte Şarmelşeyh’te darbecilerin en kötüsü, en eli kanlısı ile bütün Avrupa liderlerinin birlikte verdikleri görüntü İslam dünyasında demokrasinin Avrupalılar için ne türden bir hikaye olduğunu bütün çıplaklığıyla ele verdi.

Ne diyelim biz şimdi? Lyotard gibi bir büyük hikayenin daha sonu mu diyelim, yoksa ikiyüzlü sömürgeci batılıların bu hikayesine zaten hiç inanmamıştık mı diyelim?

Bu bir soru da, AB ve ABD’nin başlarda Arap Baharını destekleyen tavrı ve mesajlarına ne demeli?

Aslında Tunus’un Nahda hareketi lideri Raşid el-Gannuşi’nin geçtiğimiz günlerde SETA’da verdiği bir konferans vesilesiyle bu soruya cevap için başlamıştım yazıma. Yerimizin sonuna geliverdik. Demek ki, devam edeceğiz…