Şehir insanın bütün kapasiteleriyle dünyaya dair hayallerini gerçekleştirebildiği, ideallerini yansıtabildiği, değerlerini izleyebildiği, tasarımlarını ortaya koyabildiği yerdir demiştik.

O yüzden büyük devletler, baştan itibaren iddia sahibi devletler iddialarını kurdukları şehirlerle ortaya koymaya çalışmışlardır.


Aristo’nun Devlet felsefesinden etkilenen Büyük İskender çıktığı meşhur büyük Doğu seferinde (tabii ki ustasını kendine göre yorumlayarak, hatta onun kast etmediği şekilde) kurduğu şehirleriyle de meşhurdur. Kurduğu şehirlerin hepsinde sonrayı çok iyi gören müthiş bir öngörülülük ve düzen olduğu bilinir.

Gerçekten de insanların yaşayabileceği, meydanlarıyla, sokaklarıyla, pazarıyla, bütün sokakların meydana açılan düzeniyle bu şehirlerine yön veren şey sadece İskender’in kafasındaki felsefi tasarım değil, aynı zamanda dillere destan Atina şehrinin kötü tecrübeleridir.

Atina demokrasinin beşiği sayılıyor ama iki atın veya eşeğin yanyana geçmekte zorlanabildiği dar sokakları ve alabildiğine kaotik şehir yapılanması ve kötü belediye hizmetleri dolayısıyla aslında yaşam kalitesi çok düşük bir yerdir.

Yaşam kalitesini azaltan şeylerden biri belki de demokrasisidir. Farklı güç dengelerinin işlediği kentte söz geçirilemeyen unsurlar, merkezden yönetilemeyen kent inisiyatifleri veya aktörleri istedikleri yere evlerini kurmak, faaliyetlerini yapmak suretiyle kenti düzenin kurulmakta iyice zorlandığı bir kaotik duruma sokuyorlardı. Kentte demokrasi var ama bu aynı zamanda şehirde insanların birbirlerine karşı sorumluluklarını yok eden bir etki ile işliyordu.

Kenti başka türlü tasarlamak gerekiyordu. İnsanların birbirlerine karşı hukukunu gözetecek, ortak yararı bilip onu ikame edebilecek bir otorite de gerekiyordu. İskender Atina’yı veya kurulmuş olan Yunan şehirlerini düzeltemiyordu ama sıfırdan kuracağı yeni şehirlerde bu idealini gerçekleştirmenin arayışına girecekti.

Şehri bu disiplinle kuracak ve kozmosa uygun bir yapı oluşturmak bir devlet otoritesi gerektiriyordu tabi. Esasen İbn Haldun’a göre şehir olgusunun ilk doğuşu güçlü devlet iradelerini gerektirmiştir.

Gerçi şimdi kuruluş aşamasını geçmişiz. Yani sıfırdan kurulan şehirlerde bir çok şey yapmak mümkün, ama ya eskiden kurulmuş ve her devirde farklı felsefeler, çıkarlar veya inisiyatiflerle farklı işlemlere maruz kalmış tam bir canlı höyüğe dönüşmüş şehirlerdeki durum ne?

Eskinin hoyratça, tam bir tarih vandalizmiyle yok edilmesi yetmiyor gibi, yeni kurulan yerlerde bile beş sene sonrasını göremeyen, kısa bir süre içinde hem trafik akışı açısından hem de bina sıklığı açısından tıkanıp kalan şehirler hangi felsefe, hangi kişilik, hangi inanç yoksunluğunun eseridir?

Eskiden kurulan şehirlerde şehrin elli-yüz yıl sonraki gelişimi dikkate alınarak torunların yaşayacağı şehirlerin ihtiyaçları öngörülür ve ona uygun şehirler yapılırdı. İlginç olan bugün onca geçmiş tarih ve tecrübe birikimine rağmen, günümüzde kurulan şehirlerde işler birkaç sene sonrasını bile hesaba katmayan bir acelecilikle yapılıyor. Arka arkaya kurulan devasa blokların ihtiyaç duyacağı yeterli yol genişliği, otopark büyüklüğü hesaba katılmıyor ve şehrin bu yeni bölgeleri de kurulduktan çok kısa bir süre sonra boğulmaya başlıyor.

Bugün çok yakındığımız, şehirlerin bir kimliğinin olmamasıyla ilgili sorunlar büyük ölçüde bu öngörüsüzlükten kaynaklanıyor. Ancak mevzu sadece öngörüsüzlük değil, elbette sorumluluk anlayışımızla ilgili ciddi boyutları var.

Sorumluluk, aslında şehirli olmanın ilk ve en temel değeri ve duygusu olmalı. Başkalarına karşı sorumluluğumuzun idrakiyle başlıyor şehirli olma hali.

Şehir Peygamber efendimiz tarafından medine olarak isimlendirilmiştir. Medine, medeniyetin adıdır diyoruz ama medeniyet zaten Medineye referansla isimlendirilmiş. Aslolan Medine’dir, yoksa medenilik, yani batılı tabirle sivillik, değil.

Medine ise din sözcüğünden türemiştir. Medine dinin en ideal şekliyle yaşanacağı, dinin ideallerinin, öngördüğü insan ilişkilerinin en ideal şekliyle, tevhidin özüne uygun olarak, kula kulluğa yer bırakmamacasına yaşandığı yerdir. Dinle aynı kökenden olan sözcük ise deyn’dir. Oda borç demektir. Medine, yani şehir insanın özünde borçluluğunu ifade eder.

Şehirde yaşayan insan, şehirdeki diğer insanlara borçludur. Sosyolojik olarak şehirde yaşanan işbölümü dolayısıyla herkes yaşadığı konforu işbölümünde üzerine düşeni yapmakta olan başka insanlara borçludur. Bu borcunu ödemenin en önemli yolu kendisi de bu işbölümünde yüklendiği işi ibadet aşkıyla, borcunu öder gibi, günahlarının kefaretini öder gibi en güzel şekliyle yapmasıdır. Onun aşağısında kalan her yükleniş borcun ödenmemesi, yani dinin eksik kalmasıdır.

Şehirde yaşayan herkes herkese karşı borçludur. Herkes de dinin sahibi olan Allah’a borçludur. Allah bütün borçların takipçisi ve kefilidir. Başkalarına karşı sorumluluklarını yerine getirmeyi ihmal eden aslında Allah’a karşı suç işlemiş olur.

Şehir hayatının kendiliğinden yüklediği işbölümü içinde kimse borçtan muaf değildir. Elbette görevlerin niteliğine göre borç daha fazla olabilir, ama herkes varlığını bu şehir içinde diğerlerinin hizmetlerine borçludur.

Bu borcu önce tanımakla ve ödemeye azmetmekle başlar medeniliğimiz.

Bu borcu bilmeyen ve tanımayanların şehir yönetimini üstlenmeleri caiz olmadığı gibi, bu borcu hissetmeyenlerden oluşan bir toplumu yönetmek de apayrı bir imtihandır.