Ülkenin en önemli politikalarını, kararlarını ve mesajlarını twitter üzerinden duyurmak Trump’ın kendi siyaset tarzının karakteristiği. Bu özelliğiyle Amerika’nın üç yüzyıllık siyaset geleneklerini yıkıyor olduğu yönünde eleştirilere konu oluyor.


Gerçi yıktığı tek siyaset geleneği bu değil elbet. ABD’nin her konuda kökleşmiş dış siyaseti, stratejileri konusunda bir başkanın nelere kadir olabileceğini gösteren mükemmel bir örneği oluşturuyor Trump. İşin doğrusu, ABD politikalarına veya stratejilerine her türlü günübirlik etkiden münezzeh bir dokunulmazlık ve değişmezlik atfeden yaklaşımlara karşı Trump’ın temsil ettiği tarz siyaset ve realite algılarımızı çok daha gerçekçi bir düzeye çekiyor. İşi daha da insanileştiriyor, bu politikalar her zaman insani olmasa da. Bu açıdan değerli arkadaşımız Yusuf Kaplan’ın dünkü yazısında günümüz siyasetine atfettiği postmodern karakter, günümüz dünyasını anlamaya bizi biraz daha yaklaştırıyor. Ama elbette her şeyi de anlamamıza yetmiyor, hiçbir teorinin tek başına her şeyi anlamaya yetmediği gibi.

Günümüzün uluslararası ilişkiler dünyasının tek veya çift kutuplu dünyaya özgü düzen özelliklerinin hiç birini yansıtmadığı çok açık. Bir ülkenin kendi içindeki demokratik dinamikleri o ülkenin istikrarı dış politikasının çoğu kez en büyük tehdidi oluyor ve bir ülkenin ilanihaye aynı çizgide bir dış politika yürütmesine engel oluyor.

Özellikler ABD gibi kuvvetler dengesinin sadece yasama, yürütme ve yargı gibi klasik güçler arasında kalmadığı, iş dünyasının, ailelerin, meslek gruplarının, sivil toplum teşekküllerinin, basının ve lobi faaliyetlerinin çok etkili olduğu bir ülkede dış politika her tür etkiye açık hale gelebiliyor.

O yüzden ABD’ye tek bir politik davranış atfetmek ve ilanihaye bu çizgi üzerinde sabit kalacağını beklememek gerekiyor.

Esasen ABD’nin Ortadoğu’daki politikaları, ABD menfaatleri açısından bakıldığında, baştan itibaren hiçbir rasyonel çerçeveye oturtulamayan politikalar. ABD’yi kendi politikalarından fazla tehdit eden kimse yok. ABD’nin Irak’ı işgali belki dışarıdan bakanlar için çok kârlı gibi görünebilir ama işin sonuna bakıldığında kârını sadece bazı silah lobilerinin devşirdiği, geriye kalan ABD halkının ve genel ulusal varlığının ise büyük faturalar ödemek zorunda kaldığı bir operasyonun sonuçlarını görmüş oluruz.

ABD’nin İsrail politikaları da ABD’nin menfaatine değil. İsrail uğruna bütün bir Ortadoğu halklarını kendine düşman eden politikalar eninde sonunda ABD’ye bütün bölgede kaybettirmeye mahkumdur.

ABD’nin bunu gören bir gözü de vardır mutlaka ve bu göz zaman zaman açılıp kendine dönmeye davet ediyor. Ancak hakim ve etkili olan görüş, koca bir süper gücü kendi günübirlik menfaatleri uğruna sürüklemekten çekinmeyenlerin görüşü oluyor. Çünkü mevcut konjonktürde onların görüşleri daha etkili oluyor, çünkü daha örgütlüler ve ABD politikalarını belirleyecek mekanizmalara daha fazla aşinadırlar.

İşin ilginç tarafı ABD politikalarını etkileyecek mekanizmalar kimseye kapalı değil. İsteyen bu mekanizmalar içinde kendine bir yol bulabiliyor ve bu da ABD’yi aslında bir ölçüde daha değişken, daha dinamik bir ülke kılıyor. Bu dinamizmin bazı avantajları oluyor ve muhtemelen ABD’yi kurgulayan irade tam da bu dinamizmi hedefleyerek zaaflarını veya dezavantajlarını ihmal etmiştir.

Neticede ABD’yi Suriye’de şu ana kadar mevcut siyasetlerini uygulamaya ikna eden güçler kimlerse uzun vadede ABD’nin lehine bakmıyor ve davranmıyorlar. Hele Suriye’de terörist diye DEAŞ’la mücadele uğruna başka bir terörist örgütle, JPG veya PYD ile ittifak kurmaya sevk eden akıl kimden gelmiş olursa olsun ABD’nin dostu bir akıl değildir. Eninde sonunda ABD’yi bir batağa sürükleyecek bir akıldır.

İşin içinde hem bir terörist örgüte karşı başka bir terörist örgütle işbirliği yapmak gibi bir tutarsızlık var hem Türkiye gibi NATO üyesi yetmiş yıllık bir müttefikiyle akıldışı bir biçimde ters düşmek var hem de bütün bu tutarsızlıklarla birlikte Suriye’de bunca zahmete, masrafa ve meşgaleye rağmen herkesin gözünde kötü olmak var. Yine günün sonunda ABD’nin böyle bir politikadan ne kazandığının değerlendirmesine girildiğinde ABD lehine koca bir hiç, dahası büyük bir zarardan başka bir şey görülmüyor.

Trump’ın twitter üzerinden duyurduğu Suriye’den geri çekilme kararı bu açıdan zararın bir yerinden dönme rasyonelliğini yansıtıyor. Doğrusu, sonraki tweetlerinde de ifade ettiği gibi Trump’ı bu kararı vermeye iten şey bu konuda önceki düşünceleri. Bu açıdan Trump en azından Suriye konusunda kendi içinde epeyce tutarlılık arz eden bir yaklaşıma sahip. Baştan itibaren ülkesinin Suriye’de ve aslında bütün Ortadoğu’da ne aradığını sorgulayan bir tutumu vardı.

Bu tutum ABD’ye hakim olan genel paradigmaya çok ters aslında. Her ne kadar İsrail ve Filistin meselesinde bu paradigmanın yansımaları başka türlü ise de ABD’ye yeni bir dış politika istikameti verebilecek bir yaklaşım bu ve bu yaklaşım öyle görünüyor ki, ABD halkı nezdinde de daha büyük bir alıcı kitlesi bulacak.

İşin bir başka boyutu, ABD’nin zaten bütün bu politikalarıyla bir süper güç gibi davranma tutum ve tutarlılığını kaybetmeye yüz tutmuş olmasıydı. Kendi halkına karış katliamlar yapan bir diktatöre karşı uluslararası bir duyarlılıkla oluşan bir koalisyona katılıp, süper gücünü gerçekten de insan haklarının temin edilmesi ve katliamların durdurulması lehinde kullanmasına kimsenin ses çıkaracağı yoktu.

Dahası bu sınırlarda kalacak ve bunu başaracak bir operasyon bütün dünyadan gerekli takdiri de toplar bu yolla süper güç vasfı bütün dünyada tekrar teyit edilmiş olurdu. Oysa ABD Suriye’ye girdikten sonra geliş amacından hızla saparak önüne (birileri tarafından veya kendi içindeki bir başka hesapla) atılan DEAŞ gibi kirli bir muhatapla savaş batağına saplandı.

Gerçekten zararın neresinden dönülürse kârdır ve ABD bu kârlı kararı almasında kendisine yardımcı olan Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a çok şey borçlu olacaktır. Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna kararlılıkla yapmaya hazırlandığı operasyon ABD’nin kendi gerçeğini nihayet fark etmesinde hiç kuşkusuz çok etkili olmuştur.