Yemen’de üç yıldır devam eden savaş dünyanın en ağır insanlık krizlerinden birini ortaya çıkarmış bulunuyor. Yanıbaşımızdaki Suriye krizi ile karşılaştırılabilir bir başka krizdir. Toplam nüfusu 28 milyon olan Yemen’de şimdi yirmi milyon kadar insan açlığın pençesinde. 2 milyondan fazlası evlerini terk etmiş, bir çoğu yakın ülkelere sığınmış.


2014’te İran’ın desteğiyle hareket eden Husilerin başkent Sana’ya girerek seçilmiş meşru hükümetin temsilcisi Abdrebbu Mansu Hadi’ye karşı yaptığı darbeden itibaren ülkede savaş yeni bir hal almış oldu. Bu savaşta saflar yeni ittifaklarla yeniden belirlendi.

Sadece bu son cümle bile aslında Yemen’de bu noktaya nasıl gelindiğini özetliyor. Çünkü Yemen’de savaşın tarafları hiçbir zaman “İran’ın desteklediği Husiler” ile “Suudi Arabistan ve BAE’nin desteklediği meşru hükümetin temsilcileri” arasındaki basitlikte olmadı. Tam da böyle olmadığı için bugün Yemen’deki kriz tam bir yumağa dönmüş durumda ve bu krizin bedelini sivil Yemen halkı milyonlarca insanının ölümü, sürgünü, açlığı ve perişanlığıyla ödüyor.

Mesela 2014 yılında darbeyi gerçekleştiren ve aslında toplumsal tabanları o kadar da fazla olmayan Husiler’in San’aya kadar ilerlemesi sadece İran’ın desteğiyle olmadı. Husiler, yeri geldi El-Kaide’ye karşı bizzat ABD ve İngiltere tarafından ve S. Arabistan’ın da içinde yer aldığı bir ittifak tarafından da desteklendi. Bu destek görünürde el-Kaide’ye karşı idi ama aslında el-Kaide tehdidi bu kadar büyük bir koalisyon kurmayı ve İran desteğindeki Husileri desteklemeyi gerektirecek ölçüde değildi.

Hepsini bu ittifaka ikna eden yine S. Arabistan olmuş ve hedefte aslında sadece İslah Partisi ve onun etrafındaki unsurlar ve aşiretler vardı.

Bugün bile toplumsal tabanı itibariyle en güçlü kesim İslah ve aynı ittifak için bu sefer İslah, Husilere karşı kullanılabilecek bir enstrüman olarak görülmeye çalışılıyor. Ancak İslahçılar kendilerine güvenmeyen ve sürekli kendilerini bir tehdit olarak gören SA ve BAE’nin bir enstrümanı olarak görülme ve böyle görüldükleri bir operasyonun içinde yer alma konusunda oldukça temkinliler. O yüzden İslah aslında Yemen’de savaştan uzak olmamakla birlikte savaşın bir tarafı olmamayı başarabilen bir konumunu hala koruyabiliyor.

S. Arabistan’in İslah korkusu ise geleneksel İhvan korkusundan başka bir nedene dayanmıyor. Aslında Yemen’in geleceğinde İslah’ı devre dışı bırakan hiçbir çözümün gerçekleşme veya sürdürülebilme şansı yok. Bunu bile bile en büyük hassasiyetini İslah’ı palazlandırmayacak bir çözüme odaklandırmak S. Arabistan’ın çözüm üretme konusundaki en büyük handikapı. Tam da bu handikabı aşmaya çalışmıyor olması Yemen’de S. Arabistan’ın en büyük çıkarının mevcut kaosun, insanlık krizinin devamı olduğunu düşündürüyor.

Üstelik bu kaosun, ABD’nin Ortadoğu politikası için formüle edilen “yaratıcı kaos” ile de bir ilgisi bulunmuyor. Bu kaos sadece Yemen’in fakirliğini, güçsüzlüğünü, bolluk içinde yoksulluğunu daha fazla artırıyor.

Bu arada San’aya kadar ilerleyip darbe yaptıkları aşamaya kadar S. Arabistan’la aynı hassasiyetleri taşıyan Abdrabbu da Husilere sıcak mesajlar veriyordu. İşin ilginç tarafı geçtiğimiz yıl içinde Husiler tarafından öldürülen Yemen’in devrik Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih de öldürülmeye yakın bir zamana kadar meşru yönetime karşı Husilerle işbirliği yaptığını açık açık söylemişti. Böylece Husiler destek konusunda sadece İran’a bağımlı olmayan, savaşın en şanslı tarafı olarak temayüz etmiş oldular.

Tabi bugün çok farklı bir konjonktür oluşmuş durumda. Bugün bütün kirli boyutlarının ortaya çıkmasıyla birlikte savaşın ürettiği insani trajedi bütün dünyayı rahatsız ediyor. Dünyaya verilen bu rahatsızlıkla birlikte tarafların her birinin son zamanlarda maruz kaldıkları yeni sorunlar (İran’ın yaptırımlar ve ekonomik zorluklar sorunu, S. Arabistan’ın Kaşıkçı meselesi gibi) Yemen’de kaosun daha fazla sürdürülebilmesini iyice zorlaştırıyor.

O yüzden bugün tarafları anlaşmaya ve savaşı bitirmeye zorlayan nesnel koşullar var. Birkaç gündür Stockholm’de taraflar arasında başlayan müzakereler üç yıllık savaşı bitirmek için belki nihai sonuca götürmez ama iyi bir başlangıç oluşturabilir.

Masada esirlerin değişimi, gerginliğin azaltılması, Taez üzerindeki kuşatmanın kaldırılması, San’a havaalanının açılması Merkez bankası ve maaşlar, Hudeyde limanı gibi konular var. Bu konularda daha şimdiden hükümet yanlılarında BM’in yeni atanmış olan Yemen Temsilcisi Martin Griffiths’in asıl derdinin Husileri kurtarmak olduğuna dair bir güvensizlik oluşmuş bile. Bu düşünceye götüren şeylerden biri bütün bu konularda talep edilen şeylerin Husilere daraldıkları bir anda nefes alacakları bir avantaj sağlama niyeti olduğu endişesi.

Örneğin Husilerin mustarip olduğu Hudeyde kuşatmasına kadar Yemen’deki insani kriz bu kadar gündeme gelmiyordu, oysa Hudeyde’ye gelinceye kadar Husilerin marifetiyle Hudeyde’yi aratmayan olaylar yaşanıyordu. Taez ve San’a savaşın başından beri Husiler tarafından benzer bir kuşatma altında ve aynı sorunlardan mustarip.

Yine de Stockholm Yemen’de savaşın sona erdirilebilmesi için bir başlangıç adımı, ancak asıl büyük adım bu müzakerelerin Yemen dışında yürütülmesi değil, Yemen’in kendi insanları arasında cereyan etmesidir. Yemen’de araya başka hiç kimseyi sokmadan, tarafların birbirleriyle konuşmalarının bir yolunun bulunması lazım.

Çünkü şu ana kadar Yemen’e müdahil hiçbir unsurun Yemenlilerin hayrına bir şey istediği vaki olmamıştır. Yemeni Husilerden kurtarmaya çalışanlar zaten baştan beri Husi belasını Yemen’in başına açanların kendileri. Onlardan kurtarma adına bugün Yemen’i tarihinin en büyük insani krizinin içine batıran da onlar oldu.

Başlattıkları savaşın yaralarını sarmaya da aynı işgüzarlıkla koşsalar keşke. SA ve BAE yetkililerinin aslında sahip oldukları varlıklar, harcamaya muktedir olduklarını sürekli ispatladıkları dolarlar, Yemen’deki insani krizin ve yaraların sarılması için başka hiç kimseye ihtiyaç duymamalarını gerektiriyor. O yüzden Yemen’de açlıktan ölen her nefis, sahip oldukları servetlerinin haksızlığını ve çelişkisini daha fazla görünür kılıyor.