Trump’ın ABD adına BM Genel Kurulu’nda küreselleşme doktrininden vazgeçtiklerini ilan etmesinin küreselleşme sürecine bir etkisinin olmayacağını söyledik. Bununla kürenin hiçbir sorun yaşamayacağını elbette söylemiş olmuyoruz.


Bugün öyle veya böyle her geçen gün daha da küreselleşmiş bir dünyada yaşıyoruz ve bu dünyanın en önemli özelliği karşılıklı bağımlılığın artmış olmasıdır.

Dünyanın içinde bulunduğumuz gidişatında ise bu bağımlılık daha da artmaktadır, çünkü tüketim alışkanlıklarımızdan hiçbir şekilde vazgeçmiyoruz. Her geçen gün teknolojiye, üretime daha da fazla bağlanıyoruz.

Tükettiğimiz ürünler için gerekli üretim süreci ve bunun gerektirdiği hammaddeler hiçbir şekilde bir ülkenin tek başına kendi imkanlarıyla, kendi egemenlik alanından tedarik edebileceği kaynaklar değil.

En iyi ihtimalle bir tür uluslararası işbölümü oluşmaktadır ve bu işbölümünde herkes kendisine fazla başkalarındaysa kıt ama gerekli olan maddelerine sahip olmaktadır. Bu toplumsal düzeyde sanayi toplumuyla birlikte gelişen organik işbölümünün küre düzeyine ve uluslararası düzeye yayılması anlamına geliyor.

Toplum düzeyinde nasıl hiç kimse tek başına kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar kendine yeterli olamıyorsa ülke düzeyinde de herkes giderek daha fazla başka ülkelerde üretilen ürünlere, hammaddelere veya enerji kaynaklarına ihtiyaç duyduğu için mutlak bağımsız olamıyor.

Mutlak bağımsızlık talebi ancak kendi vatandaşlarını bir çok şeyden mahrum bırakma ve dünyaya kapalı kalma pahasına gerçekleştirilebilecek bir direniş olabilir. Esasen işbölümü ne kadar karmaşık ve ileri düzeye ulaşırsa bir toplum o kadar güçlü olur. Ama organların birbirine bağımlılığı da o ölçüde olur.

Organlardan biri düzgün çalışmadığında bütün organizmada hissedilen bir acı, uluslararası düzeyde bir kriz olarak yaşanır. Bu noktada karşılıklı bağımlılık tarafların işlerini kolaylaştırdığı ölçüde daha da artan bir özgürlük yanılsaması yaratır, ama daha fazla iş hacmi daha fazla faalliğin altında yatan aslında bağımlılıktan başkası değildir.

Bu anlamda gelişmişlik düzeyi en çok olanın bağımlılığının da daha fazla olması sürecin hem mantıksal hem fiili sonucudur. Bu yüzden küreselleşme sürecinin ürettiği en bağımlı ülke bugün en güçlü ülkeler olarak ABD ve Çin’dir.

Bu bağımlılık ya ihtiyaç duyulan ürünlerin başka ülkelerde olması dolayısıyladır veya üretilen mamullerin satılabilmesi için ihtiyaç duyulan pazarların başka ülkelerde olması dolayısıyla gelişir. Her iki durumda bugün kürenin en bağımlı ülkesi halen ABD’dir.

Hal böyle olunca küreselleşmeyi ulus devletin karşısına koyan analizlerin bu çok önemli boyutu büyük ölçüde ıskalıyor olduklarını söyleyebiliriz. Yaşadığımız dünyanın küresel boyutunun gelişiyor olduğunu tespit etmek ulus devlet kimliğinden, önceliklerinden veya çıkarlarından vazgeçmek anlamına elbette gelmiyor.

Doğrusu bazı küreselleşme analizlerinin erken dönemde bu denklem üzerinden gitmeleri olayın boyutlarının doğru anlaşılmasını zorlaştırmıştır. Küreselleşmecilik ulusal devlet veya kimliğin reddedilmesini gerektiren bir kimlik olarak öne sürülmüştür ki, bu gelişen gerçekliğin doğrulamadığı bir denklem olmuştur.

Küreselleşme arttıkça ulus devlet hassasiyetlerinin de azalmak yerine daha da arttığı, bilakis küresel devlet-dışı aktörler de temayüz ettikçe bunların arkasındaki devlet etkinliğinin de daha bir görünmeye başladığı bir süreç takip etti bu analizleri. Bugün arkasında güçlü bir devlet desteği olmayan hiçbir çokuluslu şirket yok. Küreselleşme, dolayısıyla uluslararası karşılıklı bağımlılık arttıkça ulusal kimlikler daha da güçleniyor.

Bunu iyi veya kötü bir şey olarak söylemiyorum. Küreselleşmenin neye karşılık geldiğini daha iyi anlamak açısından önemli bir boyut olarak işaret ediyorum.

Peki Trump gibi küreselleşme sürecinin baş aktörü bir ülkeyi yöneten ve üstelik dünyanın bir çok ülkesinde yatırımları, çokuluslu şirketleri olan bir iş adamı bütün bunları bilmiyor da mı dünyayı durdurabileceğini düşünüyor?

Kuşkusuz, Trump’ın bahsettiği küreselleşme, sosyolojik bir gelişmeyi işaret eden bir süreçten ziyade artık ideolojikleşmiş ve gerçekliği ifade etmekten uzaklaşmış bir küreselleşme doktrinidir. Bu ideolojik kabulde savunanların da karşı çıkanların da anladığı tek şey ABD hegemonyasıdır. Trump ABD’nin elinden yitip gitmekte olan bu hegemonyayı çaresizce korumaya çalışıyor.

Tabi, ideolojik düzeyde aslında başka bir dil konuşulmaya başlanıyor ve asıl büyük yanlışlık tartışmaya dahil olanların bu düzeyleri ayırt etmeden konuşmayı sürdürmeleri oluyor.

O zaman da kimin kimi dövdüğü belli olmayan ve havada sandalyelerin, masaların kör hedefleri vurmak üzere uçuştuğu bir bar kavgasındaki gibi bu kez havada kavramların kör uçuşmasını seyreder dururuz.