Bill Clinton’dan sonra başkanlık koltuğuna oturan George W. Bush esasen ABD’nin içerde restorasyonunu vaad eden bir seçim kampanyası yürütmüştü. Ancak o dönemde ABD’nin küresel düzenin yüklediği sorumluluklardan kaçamayacağını, kaçmaması gerektiğini savunan ve neo-conservativler olarak bilinen grubun etkisinde olduğu da biliniyordu. Bu grup Amerikan gücünün dünya sistemini tehdit eden tüm kriz alanlarında bütün yönleriyle kullanılması gerektiğini savunuyordu.

Bush yönetiminin kamuoyunu da bu perspektife ikna etmesi 11 Eylül Saldırıları ile mümkün olabildi. ABD, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ilk defa anavatanda bir saldırıya uğradı ve efsane dizi Mad Man’deki tarifle biraz üniversite görmüş, iyi para kazanan ama uzun saatler çalıştığı için az kazandığını düşünen, çim biçme makinesi ve hamak isteyen, garajında kullanmadığı bir sürü elektrikli alete sahip olan Amerikan orta sınıfının ABD gücünün genişlemesine olan desteği artmış oldu.

Bush yönetimi, Amerikan gücünün alan genişletmesini Pre-emptive Strike yani ön alıcı vuruş adı verilen bir doktrine bağlamayı, yani biraz felsefi derinlik kazandırmayı da ihmal etmedi. Ön Alıcı Vuruş Doktrini’ne göre artık tamamıyla güvensiz bir yer haline gelen dünyada saldırının tanımının yeniden yapılması gerekmektedir. 11 Eylül saldırıları göstermiştir ki bir devlet artık sadece bir başka devlettin değil çeşitli suç örgütlerinin ya da terörist organizasyonların da hedefi olabilir. Dolayısıyla ABD bundan sonra kendisi için tehdit oluşturabileceğini hissettiği coğrafyalarda, tehdit algıladığı aktöre karşı saldırı kendi topraklarına taşınmadan önlem almalıdır, bu çerçevede müdahale hakkını saklı tutmaktadır.

Uluslararası hukuktaki ve yerleşik uluslararası ilişkiler literatüründeki savaş ve barış gibi nispeten daha somut kavramların yanı sıra müdahale gibi soyut ve tartışmalı kavramların da içeriğini değiştiren ya da biçimlendiren, yeniden ve başka bir formatta ele alınmasını da sağlayan bu doktrin çerçevesinde ABD askeri gücü Bush dönemi boyunca genişledi. Afganistan Operasyonunun ardından gelen ve Saddam’ın nükleer füzeleri bahane edilerek gerçekleştirilen Irak Operasyonunun uzaması Amerikan toplumunda özellikle ABD askerilerinin ABD dışında kullanılması konusunda rahatsızlıkları da beraberinde getirdi.

Bush’un mirasını devralan Obama yönetimi Bush Doktrini’ni tamamen reddetmemekle birlikte Smart Power adı verilen bir strateji geliştirdiler. Bu stratejiye göre ABD askerlerinin kriz bölgelerinde kullanılması yerine pivotal states adı verilen yerel ABD müttefiki ülkelerin askerlerinin kullanılması öngörülüyordu. Bush döneminde sınırsız genişlemiş olan ABD askeri gücünün ülkeye geri dönmesi için atılmış kontrollü bir adımdı bu aslında. Amaç ABD’nin askeri harcamalarını düşürmek ve küresel güç pozisyonundan taviz vermeksizin süreçleri yönetmek, bir başka deyişle “geriden liderlik” etmekti.

Suriye krizinin çözümsüz kalması Obama’nın “Smart Power” yaklaşımının bir neticesiydi. Bir yandan ABD’yi krizin içerisinde tutma arayışına diğer taraftan sorumluluk üstlenmemesini sağlamaya çalışmasına sebep olan bu yaklaşım ABD’yi sürecin etkisiz elemanı haline getirirken Rusya’ya, Soğuk Savaş döneminden sonra ilk kez bu kadar güçlü bir biçimde Ortadoğu’ya girmenin yollarını açtı. Geriden liderlik ABD’yi en azından Suriye örneğinde liderlikten etti. ABD’nin küresel sistemde yerine getirmesi beklenen daha doğrusu sistemin devamını sağlamak için bozukluk yapmaması beklenen ABD dişlisinin sekteye uğraması bir özeleştiri sürecinin başlaması gerektiğini işaret ediyordu.

Obama’dan görevi devralan Trump’ın karikatür hallerinden bağımsız bir biçimde sürece bakıldığında şimdiki ABD yönetiminin bu özeleştiri sürecini yürüttüğü söylenebilir. Elbette kendilerine göre tespitler ve reçetelerle.

Obama’dan farklı olarak Trump yönetimi ülkelerin değil içerisinde bulunulan küresel sistemin ABD’nin geleceğini tehdit ettiğini düşünüyor. Mevcut sistemin devamı ABD’nin sürekli karşılıksız dolar basmasına karşılık mamul mal ihtiyacını Çin ya da Avrupa pazarından karşılamasına, ABD’deki üretim ekonomisinin her geçen gün erimesine ve işsizlik oranlarının her geçen gün artmasına rağmen sağlanabiliyor. Diğer bir deyişle Trump yönetimine göre sistemin yükünü ABD çekiyor ama kazanan Çin ya da AB oluyor. Bu noktada hem AB hem de Çin’le müthiş bir ticaret savaşlarının eşiğine gelinmiş bulunuyor. Trump yönetiminin söylediği oldukça basit: Biz sizden ithalat yaptığımız gibi siz de bizden ithalat yapmak durumundasınız, aksi halde ithalattan sağlamayı planladığımız geliri sizden ithal ettiğimiz ürünlere ek vergiler koymak suretiyle sağlayacağız.

Bunun yanı sıra ABD’nin uzunca bir süredir ürettiği kamusal malların maliyetlerinin karşılanmasında da müttefik ülkelerden destek talep ediliyor. Örneğin NATO çatısı altında bulunan ülkelerden ittifakın harcamalarına daha fazla katkı sağlaması bekleniyor. Müttefikler ve ticaret ortaklarıyla gerilim artarken Rusya ve Kuzey Kore gibi ülkelere sıcak mesajlar verilmesini de bu bağlamda okumak ufuk açıcı olabilir. Zira Trump yönetiminin amacı ittifak değiştirmek değil, küresel sistemi yeniden biçimlendirmek. Bunu başarması ise kolay olacak gibi gözükmüyor. Bölgemizde çatışma potansiyelinin arttığı bir dönemde seçimleri gerçekleştirip istikrardan yana tavır koymuş olmamızın değerini bir de bu perspektiften ele almak yararlı olabilir.