Kültürü teknolojiye bağlayarak, ikisinin birbirinden ayrılamayacağını ileri sürerek Müslümanlara telkin edilmeye çalışılan bir muhafazakarlık biçimine işaret etmiştik. Doğrusu İslamcı düşünce de muhazafakarlık da ana akım haliyle Allah’tan bu muhafazakarlığa fazla bağımlı kalmamıştır. Kalmak istese kalabilir miydi? O da hemen bu düzeyde akla geben bir soru. Dünyanın gidişatına tamamen ters bir tür tekno-teolojinin insanları götürebileceği yer neresi olabilir?

Teknik-karşıtı görüşlerin batı modernizmi içinde bir ucu nostaljiye varan, bir başka ucu da “bedi günah” nosyonuna dayanan teolojik bir temeli olduğuna bu vesileyle değinmekte fayda var. Geliştirdiği teknolojiyle dünyada yaptığı tahribatla bir tür günah işlediğini sonradan aklına getirip günah çıkarmak da batı medeniyetinin Hıristiyan kökenleriyle bağlantılı bir özelliği. Bu onun için aşılamayacak bir trajedi. O yüzden işi hiçbir zaman giderilemeyecek bir günahkarlık duygusunun biteviye ifadesiyle geçiştirmeye çalışıyor. Bu arada gerçekten birbirinden şık, birbirinden derin felsefeler de geliştiriyor. Bilhassa Fransız Postmodern felsefecilere ilham kaynağı olmuş ünlü Alman felsefecisi Martin Heidegger’in meşhur “Tekniğe Dair Soru” veya Teknik Meselesi isimli risalesi Batıda onu okuyanları bile tekniğe karşı bir mesafe koymaya sürüklememiştir. Büyük bir saygı uyandırmakla birlikte günahı yüzüne vurulmuş batılılar tam gaz tekniğin en alasını geliştirmeye devam etmişlerdir.

Sanırım “ebedi günah” Batıda insana doğuştan, yani varoluşumuz dolayısıyla bulaşan, kendisinden kaçınılamayan bir günah. Kaçınamayacağımız bir günahla baş etmenin elbet bir yolunu bulmak lazım. “Günah keçileri” bir psikolojik başetme yolu elbet ve kültürde kök salmış bir tarz, ama Protestanlıkta ilginç bir biçimde bizzat bu günahın etkisini daha da derinleştiren bir şekilde işler. Daha çok çalışarak ilk ve ebedi günahın kefareti ödenir. Teknikle ilgili kısmı, Heidegger’in insan olma vasfımızla kaçınamadığımız bir günah olarak resmettiği tekniği böylece daha da geliştiren tuhaf bir etki. Ama neticede Batı’da teknolojinin gelişimine hiçbir şekilde ket vurmayan, onu geliştiren ve elbette maddi olarak Batıyı en azından bu dönemde dünyaya hakim kılan bir etki.  

Buna karşılık, İslam dünyasında Batılı literatürün etkisiyle bulaşan ve tekniği kerih gören yaklaşımın başka türlü bir etkiyi araması daha tuhaf kaçıyor. Daha önce de söylediğimiz gibi  teknolojiyi sanki sonradan gelişen ve İslam dünyasını istila eden kültür emperyalizminin sorumlusu gibi gören bir yaklaşım herşeyden önce gerçekçi değil.

Bir defa İslam dünyasına batılı İslam-dışı kültür teknoloji eliyle değil, bilakis siyaset eliyle sızmış, hatta en kaba bir biçimde ve zorla empoze edilmiştir.

İkincisi, aslında teknolojiye uygun kültür, Batı’da geliştiği şekliyle, maalesef zannedildiği kadar da gelişmemiştir. Teknolojiyi alıp da kültürünü almamak, aslında belki asıl büyük meselemiz budur. En basitinden geliştirdiğimiz veya ithal ettiğimiz teknolojilerin, sanayilerin, çevreyle daha uyumlu olma ihtimallerini doğulu-Müslüman toplumlar batılılar kadar değerlendirebilmiş değiliz.  Arabaları almış trafik kültürünü ve ahlakını almamışız. Fabrikaları kurmuş ona uygun bir iş kültürü ve ahlakı geliştirmemişiz. Yüksek binaları, en son teknolojilerle kurmuş ama ona uygun bir çevre düzenlemesi yapmamış, çevre hakkını gözetmemişiz. Kabul edelim ki, bu konuda sabahtan akşama dek kahrettiğimiz Batı, teknolojiyle kültür arasında çok daha farklı bir serüvene sahip.

Üçüncüsü, Müslüman dünya olarak en büyük sorunumuz güç kaybı iken, bu tarz bir tekno-teolojinin bir de bize züğürt tesellisini sağlamaktan ve tabii ki bizi biraz daha tembelleştirmekten başka bir etkisi olmayacaktı. 

Hiç kuşkusuz bu süreç Mehmet Akif Ersoy ve arkadaşlarının önerdikleri tercihli veya seçmeci  önerileriyle (“alınız ilmini garbın” önerisi) tamamen alakasız bir şekilde işliyordu. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte modernleşme ve din ilişkisine, malum, yeni bir ilişki yakıştırılmaya başlandı. Cumhuriyet kendini meşrulaştırabilmek için geçmişteki dini güçlerin “değişim ve yenilik adına ne varsa karşı çıkan mürteci” bir imgesini özenle işledi.

Doğrusu, Cumhuriyetin dine karşı tutumu, dindar çevrelerde bir reaksiyon da doğurdu. Bu reaksiyonla modernleşme ve yeniliğe karşı eskiden olmayan muhafazakâr bir bakış benimsendi. Her şeyi alıp götürmeye yüz tutmuş modernleşmeye karşı sergilenen çok anlamlı bir refleksti bu. Böyle bir dönemde dindarların ülkeye giren teknolojinin ne kendisini ne kültürünü denetlemeye, onu seçebilmeye güçleri ve yetkileri kalmıştı. Ortaya çıkan ürün elbette bize ait değildi, ama bugün geldiğimiz noktada bu dönemlere de kahredecek halimiz yok. Bugün kültüre, teknolojiye, siyasete ve de şehirleşmeye dair olup bitenden birinci derecede sorumluyuz. Daha önce söylediğimiz gibi, artık olumsuzluklar için başkalarını suçlayacak lüksümüz, sığınabileceğimiz bir mazeretimiz veya bahanemiz yok. Özeleştiriye metal yorgunluğundan başlamışken, yeni bir ruhla, yeni ve pozitif bir kendilik tanımıyla işe koyulmamız lazım.

Düne dair ne varsa dünde kaldı, şimdi yeni şeyler söylemek ve yapmak lazım.