İşte ömrümüzden bir belirlenmiş vakit daha geçti ve bir Ramazan ayı daha bütün ihtişamıyla gelip hayatımızın orta yerine sökün etti. Onunla birlikte Hilal, oruç, sahur, davul, iftar, imsakiye, teravih, Kur’an tilaveti, fitre, zekat, infak ile birlikte bir anda zenginiyle, fakiriyle, doğulusuyla batılısıyla, Güneylisiyle Kuzeylisiyle, Arabıyla Türküyle, yaşlısıyla genciyle, kadınıyla erkeğiyle bütün bir ümmet birbiriyle aynı dünyanın insanları haline geliveriyor, aynı ruh ve mana iklimini teneffüs etmeye başlıyor.

Sorsalar çok iyi bildiğimizi söyleyeceğiz ama işte dünya gaileleri arasında unutuveriyoruz, yaşadığımız dünyaya da zamana da, hatta kendi bedenimize de bırakın hakim olmayı, sahip olmadığımızı da..

Ramazan tam da kuruluvermiş olduğumuz dünyaya çok da fazla alışmamamız gerektiğini her yıl önceden belirlenmiş vaktinde gelip yeterince hatırlatmıyor mu?

“11 ayın sultanı” olarak isimlendirilen Ramazan, zaman üzerinde, hayat ve memat üzerinde hatta kendi bedenimiz üzerinde mutlak varlığın tartışılmaz saltanatını okur bize.

Dünya gaileleri dağıtır bizi. Birliğimizi gevşetir, bütünlüğümüzü sulandırır. Hele şehrin herkesi bir kenara atan, birbirine bigane kılan, farklılaştırıcı, ayrıştırıcı işbölümü ve koşuşturmacası insanı kendi benliğine, bireyselliğine kapatıyor.

Modern dönemde buna bir de herkesin narsizmini kışkırtan, bireysel özgüvenlerini patlatan hümanizmini kattığınızda, insanın kendini ölümün, ahiretin olmadığı bir alemde yaşıyor zannına kaptırması işten bile değil.

Oysa ölüm de var ahiret de var ve dünyamızın gaileleri bize bunu unutturur. O gailelere kaptırdıkça kendimizi kendi felaketimize doğru yol alırız. Dünyada bizden başkalarına karşı da bir sorumluluğumuzun olduğu gerçeğini hatırlamayız bile. Kendi zindanımızın karanlığına kapanırız. Üstelik onu nefsimiz bize bir saray gibi gösterir. Orada oyalanır dururuz.

Allah’tan Ramazan var. O’ndan bir rahmet olarak…

Ramazan, biz lakayt kalsak bile, çoğu kez bizim lakaytlığımızı bile aşarak bize ulaşır. Ondan kaçış yok. Her yıl gelir ve bizi o karanlık benlik zindanımızdan, ebedi ve gerçek zannettiğimiz aslında fani ve bir oyun ve eğlenceden ibaret olan hayatın gailesinden kurtulup yükselmeye çağırır. Bunu o kadar güçlü bir şekilde yapar ki, o sese ancak gözlerini, kulaklarını, vicdanını kapatarak gafil kalmak mümkün.

Ramazan tek başına bir uyarıcı, bir davetçi, bir elçidir. Bize ait zannettiğimiz hiçbir şeyin bize ait olmadığını, dünyanın faniliğini ve eninde sonunda ölüp gideceğimizi bize hatırlatarak bu dünyayı bu hakikat ışığında yaşamaya davet eder. Davet etmekle kalmayıp, göz ve kulak verirsek, bizi bu istikamette bir hayata hazırlar, eğitir.

Bu dünyada başkalarının da var olduğunu ve bizim onlara karşı da sorumlu olduğumuzu öğretir.

Her birimize bir iradenin bahşedilmiş olduğunu ve bu dünyanın sınırları içinde bize tevdi edilmiş görevleri yerine getirebilmek için bu iradenin fazlasıyla yetiyor olduğunu, oruçla bilincimize nakşeder.

Ölmeden önce ölmeyi öğretip, ölümü hayatın bir parçası olarak kabullenmeye hazırlar. Ölümü hayattan ayıran her girişim insanın yeryüzündeki insana kulluğunun, zilletinin önünü açar. Hepimiz Allah’a aitiz ve hepimiz ona döneceğiz. Oysa ölümün bilincine vakıf olanlar için dünya hayatı hiçbir kulun önünde eğilmeye, bir menfaat için bin bir fırıldak çevirmeye değmez.

Hele rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu‘nun ölümünden sadece birkaç saat önce dediği gibi “iki saniyesine hakim olamadığımız bu dünya için fırıldaklar çevirmeye değmez”. Merhum, bu sözleri ölüm gerçeğine vakıf olduğuna dair bizi şahit tutmak üzere söylemişti.

***

Ramazan’a tam 3 gün kala değerli dostumuz, kardeşimiz Akif Emre‘nin ölümünü yaşadık. Ölmeden önce ölmeyi öğreten Ramazan’a onun ölümüyle vermiş olduğu dersle girmiş olduk. Akif Emre ile çok yakın bir mesaimiz olmadı. Ama birbirimizi iyi okuduğumuzu biliyordum. Tanışıklığımız sanırım 25 yıl kadar önce bir kitap fuarında, yeni çıkarmakta olduğumuz Tezkire dergisinin standını ziyaret etmesi üzerine, son görüşmemiz de bir ay önce, Selçuk Üniversitesinden değerli dostumuz Prof. Köksal Alver‘in vefat eden hanımının cenaze-taziyesinde olmuştu.

25 Yıl önceki ilk görüşmemizde Tezkire’nin çıkışını izlediğini ve takdir ettiğini söylemişti. Sonraki sayılarına da çok değerli katkılarda bulunmuştu.

Yeni Şafak‘ta beraber yazarlığımız esnasında zaman zaman ortak tartışmalara girdik. Kimlik siyasetine karşılık değerler siyasetine yaptığı uyarıcı vurguya tamamen katılmış ve İslamcılığın bir tür “Müslüman milliyetçiliği” veya “Müslümancılığa” dönüşme tehlikesiyle ilgili tespitine hak vermiştim. O bu tehlikenin adını “bizden olanların siyaseti” veya “klan siyaseti” olarak koymuştu ve, İslami değerleri gözeten adil bir siyaset yerine bir tür Müslüman milliyetçiliğini (Müslümancılık) ikame etmenin, İslami siyasetten bir sapma olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Akif’in hayatına, davasına, mücadelesine, duruşuna, kalitesine dair onu daha yakından tanıyanlar çok şeyler söyledi, söylenmeye devam edecek.

Ölümüyle, ölüm biçimiyle geride bıraktığı mirası çok daha anlamlı ve okunmaya, anlaşılmaya değer kıldı. Bu miras hiç kuşkusuz, her bakımdan okunmaya, üzerinde durmaya, çalışılmaya, öğrenilmeye değer.

O, bu türden uyarılarını, eleştirel duruşunu ve mesafesini hiçbir zaman eksik etmediği halde, bu mesafeler söylediklerine karşı kayıtsız kılacak türden mesafeler olmadı. Bir hesap gütmeden, eğilmeden, bükülmeden yaptığı eleştirilerin gerçekten uyarıcı, hayrı hatırlatan, iyilik gözeten eleştiriler olduğundan kimsenin kuşkusu yoktu, o yüzden duymazdan gelinecek türden değildi.

Ramazan ayının arefesindeki ölümüyle sadece kendi ölümünü yaşamadı, bize de kendi ölümümüzün ne kadar yakın olduğunu hatırlatmayı ihmal etmemiş oldu. Allah Salihler zümresiyle, ebrar ile haşr etsin, mekanı cennet olsun.

Kur’an’ın indirildiği, dolayısıyla aynı zamanda “Kur’an ayı” olan Ramazan ayınız, Kur’an’ın mana ve bereketiyle dopdolu olsun, mübarek olsun.