Türk Solunun kendi Mesihini beklerken veya Gramsci‘den sonra sol literatüre giren tipolojiyle ifade edecek olursak, “çağımızın prensi” olma tutkusuyla hareket ederken tutunduğu bir başka enstrüman Kürtler.

Bir ara İslamcılığa da kendini aynı prenslik konumuna taşıyacak bir enstrüman olarak baktı sol. İslamcılığın kendi adına hareket eden ve bu haliyle kendini gerçekleştirmesi karşısında yaşamış olduğu atalet duygusu ve travmanın telafi duygusu solun Kürtlerle ilişkisine eklenmiş başka bir etkendir.

Burada Baudrillard’ın seksenli yıllarda İlahi Sol kitabında sol için söylediği bütün sözler Türk solu için fazlasıyla geçerli. Sol aslında Türkiye’de kaybetmiş bir hareket. Türkiye’nin tarihinde ve sosyolojisinde karşılık geldiği uygun bir gerçeklik yok. Fildişi kulesindeki kibirli tavrıyla halka sadece kendi ulvi amaçlarına ulaşabilmek için bir araç olarak bakabiliyor ve bunun da toplumsal bir harekete öncülük edebilecek ne dili ne aklı ne heyecanı üretemediğini görmüyor bile.

Aslında sol, temsil ettiğini düşündüğü yüksek hakikatleri o fildişi kulesinde, dünyayı yorumlamakla uğraşmaya dönerek, yani Marx’ın 1852’den sonra yaşadığı olgunlaşmayı yaşayarak hiç değilse Türkiye’nin düşünce iklimine biraz daha saygın bir katkıda bulunabilirdi. Ama o tam bir kifayetsiz muhterisi oynadı. Toplumsal değişime öncülük edecek bir vasfı, toplumla organik bir bağı var olmadığı halde, toplum onun tasavvur ettiğinden çok daha farklı bir gidişat takip ettiği halde “asıl aktör” olma iddiasından vazgeçmedi.

Kifayetsizliğine rağmen iktidar talebi onu çok farklı ittifaklar kurma arayışına iletti. İttifaklara yaklaşımı kendini imha edecek derecede araçsal.

O ittifaklar solu iktidara taşımak için gerekli araçlardı sadece. İslamcılar da, Aleviler de, Kürtler de, sermaye de, şimdi FETÖ de.. Her dönemeçte kurduğu her ittifak soldan çok şey aldı götürdü, ama prens olma hırsından hiç bir şey alamadı.

Tek amaç iktidar olmak olunca, bir mesaj verme, verdiği mesajda tutarlı olma, insanlara gerçekten bir iyilik götürme iddiasında hiç bir tutarlılık takip etmedi. İslamcılar ve Alevilerle birlikte dinle, gericilikle ilgili bütün iddiaları tepetaklak oldu . Ne altyapısı kaldı ne üstyapısı kaldı teorik yaklaşımın.

Sermayeyle yaşam tarzı itibariyle zaten artık sarsılmaz bir ittifak içinde. Türkiye’de sol yaşam tarzı olarak orta ve üst burjuvazinin ideolojisi ve kültürü idi, öyle kaldı. Türkiye’nin bütün büyük kapitalistleri aynı zamanda solcudur da. Gezi hadisesine bizzat banka patronlarının verdiği destek ortada.

Aynı şekilde Sol, Kürtlere ve daha ziyade PKK’ya oynarken hem şiddetle ilgili hiç bir etiğe bağlı olmadığını gösterdi hem de rahatlıkla faşizan bir milliyetçilikle beraber yol yürüyebileceğini. PKK’nın unsurlarının güneydoğuda sergilediği ve en vahşi faşizan uygulamalarla korkunç bir şiddet kültürüyle yürüyen öz-yönetim uygulamaları Türkiye solunun çoğu unsurlarınca adeta demokratik hareketler olarak kutsandı.

Türk milliyetçiliğine karşı aşırı radikal duruşuyla bilinen sol çevreler, sözkonusu olan Kürt milliyetçiliği olunca aslında milliyetçilikle bir sorunlarının olmadığını da ortaya koymuş oldular. Özde milliyetçiliğe karşı olmanın saygın bir tarafı vardır. Oysa milliyetçilikler arasında tercih yaptığınızda, milliyetçilik hakkında geliştirdiğiniz literatürün hiç bir önemi kalmamış oluyor. Siz milliyetçiliğe değil, bazı milletlerin milliyetçiliğine karşıysanız, hiç bir değer ortaya koymanız mümkün olmaz.

Aslında tam da bu nedenle “solun metin sorunu”ndan bahsetmek vacip hale geldi. Solun sadık kaldığı hiç bir metninin kalmamış olması gerçekten acı bir durum, ama kendisi için acı olan bu durum, insanlık için onu tehlikeli hale de getiriyor. Solun farklı unsurlarının Kürt meselesine yaklaşımları o yüzden Türk solunun soykütüğünü ortaya koyması açısından önemli dönemeçlerden birini daha oluşturuyor. Türkiye’de özellikle Kobani olaylarından itibaren solun Kürt meselesine sarılma biçimi, bu esnada kurduğu argümanlar solun genetiğine dair bambaşka unsurları ele veriyor.

Solun soykütüğü kuşkusuz öncelikle tarihi sınıfların kavgasına indirgeyen Marksizme münasip bir tarih bilinci eleştirisiyle başlamalı. Bu düzeyde sağ-sol kimliklenmesinin de büyük ölçüde İbrahim Oğullarının tarihi içinde ve onun bir halkasını temsil ettiği çok daha iyi anlaşılır.

Kürt meselesi özellikle solcular ve İslamcılar arasındaki önemli karşılaşma alanlarından biri olmuştur. Kürt meselesine İslamcıların de solcuların da milliyetçilik ötesi bir yaklaşıma sahip olduğu zannediliyordu. Oysa AK Parti eliyle Kürt meselesine getirilen açılımlar solcuların takdirini celp edecek yerde kısa süre içinde solcuların Kürt meselesinde farklı bir milliyetçiliğe savrulmalarına tanık olundu.

Türk solunun Türk ulusalcısı örneğine aşinalık vardı. Ancak Kemalizme de mesafeli olan Türk solu kısmının AK Parti’nin Kürt sorunu açılımına neredeyse şovenizm derecesindeki Kürt milliyetçiliğine savrularak verdiği cevap oldukça manidar olmuştur. Bu savrulma kuşkusuz sol ve İslamcılık arasındaki ilişkiye dair yeni ve ibretlik başka bir sahne yazmıştır.

Oysa İslamcıların Kürt meselesine verdiği cevap ancak Kürt milliyetçisi, hatta ırkçısı bir bakış açısından yetersiz görülebilir. Türk solunun kendine Kürtleri bir türlü gerçekleştiremediği Devrimi için bir payanda olarak kullanma arzusu gizlenemiyor bile.

Sorunun çözümünden ziyade araçsallığı ve kendi siyasetini üretmedeki fonksiyonelliği çok daha fazla önemsenmektedir. O yüzden Kürt meselesinde hiç bir savunmacı yaklaşıma yer yok. İslamcıların Kürt meselesindeki tutumları Türk milliyetçiliğine Kürt milliyetçiliğiyle cevap vermek olmamıştır. Müslümanlar ırkçı milliyetçiliğin her türlüsünü reddederler.

Bu ret bir puta karşı başka bir put dikmeyi reddetmek kadar ilkeseldir. Zira asıl olan puta değil, putçuluğa karşı durmaktır. İnsanın yaratıcısıyla olan varlık sözleşmesinin özü de budur.